tesettür ve ahilik bilgisi

tesettür ve ahilik bilgisi 

Prof. Dr. Afşar Timuçin, Düşünce Tarihi (Bulut Yayınlan, İst. 2000) adlı eserimin dinin 184. sayfasında; i.S. 3. yüzyılda yaşamış olan ve ilk felsefe tarihçisi sayılan Dı^ Laertiosün eserinden aynen aktararak bize; Farabî'nin kaynağının, üstadıArislotr olduğunu düşündüren şöyle bir bilgi veriyor: “Felsefenin yabancı topraklarda doğâ sık Heri sürüldü. Aristoteles ve Sotion, Pers 'de Mübitlerin, Babil ve Astır da Kal'^ Hindistan'da Gymnosophiste'lerin, Keltlerde ve Galyalılarda Druitlerin ve felsefeyi yarattığını söylerler".
lerkNiğlerini sıralarken, her bir Nig’e ait Ma’yı (Me’yi; sg) dikkate ^'“îı) Meselâ mihenk taşı denen Nig, Tanrı’nın Ma’sı ile ‘tamga’lan-
\ncak Sumerlilerden terimleri çok geliştirilmiş, Platon’daki veya ^oteles'teki gibi, ‘duyusal suret’, ‘akılsal suret’ gibi çok ince bir ayırt da l^yenmemelidir. Ma’lar, tanrılık, krallık olduğu gibi, bir çalgı aleti veya bir filede olabilir. Ama , yine de, ele geçen bir Ma’lar listesinde, ‘-lık’lar ço-iiılukıadır. Bu listede Adalet, Hikmet, Doğruluk, Dinlilik, Karar tek tek sa-iılnişM" (agm, s. 614
■Sumerli için, gerek Dingirler, gerek En. Si, gerekse ‘memûr’, ‘madûn’,
Şıj lerin Ma lara uyup uymadığını her yönden yoklar veya denetler durur I j.Sumerli için Nig’lerin kendi Ma’larına uymadıkları bir hal, her hal, her İBİde. tasavvur edilemezi,..). Çünkü bu,
0 halde, Sumerli için bu Evren, bu şekilde, bu şekliyle biriciktir, tektir, ne iseo dur, olduğundan başka türlü olamaz, olduğundan başka türlü değildir Nam, Tanrıların, Ma lan yansıtan Nig’lerin nasıl bağlanacaklan hakkındaki Kalam (Kelâm; sg)’ıdır, sözüdür (..).
İşte, Nig 1er bu Nam m tamga’sının izini izleyerek birbirleriyle bağlantı sağlarlar, bu bağlantıların dışına çıkamazlar (Homeros Destanlannda Güneş’in bile Dike’ye karşı koyamayacağının anlamı bu olmalıdır), aksi hal Chaostur, kovuktur. Kur dur, çukurdur, ‘tüb’sizliktir, karanlıktır, boşluktur, yokluktur (.,).
Berossos a göre Kaideli için de evren, etrafı dağlarla çevrili düz bir tabak (tüp. Si . Tepsi) gibi idi (..). Bu tabağı Dicle ve Fırat sular. Bu tabak da suda yüzer (..). Su Tanrısı Ea’nın oğlu olan yaratıcı Marduk, Tia-Matu’yu ‘terasla-ma’yı, yer ve gök olarak parçalamayı, ülemeyi, üleştirmeyi, biçmeyi, (‘ülgen’, ‘bıçtgan’ olarak) başarmıştır (,.). Sonra, babası Ea’nın nasihatleri ile, insan Lullu’yu yaratmıştır. Lulltı kemik, Marduk’un kanı ve balçıkla yoğurulmuştur.
Bu hamura Marduk’un eşi Aruru nefesinden üfleyerek can vermiştir (..).
Eğer Ma’lar, gerçekten, Platon’un tdealan ile eşdeğer tutulabilir iseler, Fârâbî Ma’lan Ay’ın aklına yerleştirmekle - Çünkü, İdealar Tanrı’nm zihnine verleştirilirse, bu, Tanrı’nın birliğine halel getirir-, onları, yeniden, yazı-görünmüş oldukları o aslî yerlerine iade etmiş olmaktır (agm,
Platon da varlığın kategorilerini tesbit için Kraiylos ve Theaitetos un arkasından Pamıenides’te ve özellikle Sofistes’te uğraşıp duracaktır.
Varlık kategorileri Platon’a göre Varlık, Aynı, Gayrı, Hareket ve Sükûnet olarak beştir. Aristoteles’te ise, bu sayı, yalnız birisi (Cevher Kategorisi) varlık kategorisi veya ‘konu’ olmak, diğer dokuzu ise dilin kategorileri veya ‘yüklem’ olmak üzere, on’dur (..). Kant’ta ise, kategori, bu sefer, aklın kategorileri olarak on iki adet olarak tesbit edilmiştir(..).
Şimdi, Platon’un niçin, adalet hikmettir, yani bilgidir, bilgi ise hatırlamaktır demiş olduğunun kökleri daha iyi anlaşılmış olmaktadır. Esasen, Homeros Destanlarının Sumerli Destanları ile olan bağlantısı ortaya çıkarılmış, mitolojinin bir Sumerli icadı olduğu ilgili literatürde gösterilmiştir.
Finikhia soylu Thales, Atina kanunlannı yapan Solon ile birlikte Yedi Bilge arasında sayılmakta idi. Platon’un hocası Sokrates, en çok, adalet kavramını belirlemekle uğraşmış, sanki, Ziu Sudra’nın Tanrıların konuşmalannı işitmesi gibi. Daimon’unun sesini dinlemiş, işitmiş, kâhin kadın tarafından ‘en bilge kişi’ olarak tanıtılmıştır.
Platon’un ana tarafından. Yedi Bilge’den biri olan Atina kanun koyuculann-dan Solon ile akrabalığı vardı. O, Doğu kültürünü temsil eden PythagOTas'm ve hattâ Tımaıos’un etkisinde idi. Mısır’a seyahat etmiş olmalıydı (..). Doğu etkisi yüzünden Platon’u, İskenderiyeliler arasında, ‘Yunanca yazan bir Mûsa’ olarak görmek isteyenler bile bulunuyordu (..).
Sumerlilerin Kılkanuş Destam ile Yaratılış Ustûresi’nin Ugaritleri, Ku-marbi Destanı yoluyla ve dolayısıyla Homeros Destanlan'nı etkilemiş olduğu da bu konudaki yayınlardan anlaşılmaktadır. Yunan kültür ve uygarlığı üzerinde Mezopotamya etkisinin yalnız Hukuk. Din, Sanat ve Edebiyat alanlannda değil, asıl Bilim alanında. Yunan uygarlığı başta olmak üzere, somaki uygarlıklarda genellikle duyulduğu da, artık, gün yüzüne çıkanimıştır.
Esasen, Sümer, Akkad, Asur ve İbranî kanunları karşılaşunlırsa, Mezopotamya’da ortak bir ahlâk, örf. töre (Pilulda) olduğu anlaşılmış olur. Sumerli dilindeki pi-lul-dü yani töre, aynen Akkadca’ya bilulda olarak geçmiştir. Demek ki terimi ilk icat edenler Sumerliler olmuş oluyor “(agnı, s. 622-623).
“Bilindiği üzere, Sumerlilerin tnanna’sının veya Akkadlı’lann İştaı'ının (Astarte), sonradan, Kybele’ye kalbolduğu düşünülmektedir. Gerçi, İnannaelinde asâ ve halka bulundunnaktadır, ama timsaller bununla sona ermemektedir (..). İnanna, eşi Dıımmuzi (Akkadlılar’ın Tammuz’u, Yunanlılar’ın Adonis’i)’yi kurtarmak için yer altına, ‘Galla’ya iner (Yunanlılarda Gaia) (..).
Kılkamış da, Tiriglig suvu’nıı (Yunan Tanrılannın Nektar’ı ile ya’smı) uzun müddet aradıktan sonra bulmuş, ama onu yılana kaptu lan motifi ve yılan timsâli, Akdeniz ve Mısır’dan tâ Çin’e kadar çl bulunuyordu (..). Ölüp, sonra dirilmek teması ileride, Baküs âyınld fızm üzerinden Pythagorasçıları da etkileyecektir. Ancak, ölüp s^
50erliler’in Kılkamış Destam'nda da ‘Ölmeyenler’ Tanrılar idi, Yukan-edildiği üzere. Yunan Tanrıları ‘Nektar’ yiyip, ‘Ambrozya’ içtikleri ölümsüz idiler. İşte, kökü Sumerlilerde bulunan bu motif, ileride, Yunan-ispelülâsyonlara da bir temel oluşturacaktır. Esasen, Mitoloji’nin mucidinin pililer olduğu da bilinmektedir (...).
Itıanna nın Şugurra’sı, ‘Kutsal asâ’ ve ‘Halka’ ile tamamlanmaktadır (..).
Çıinkü,evren, durmadan dönmekte, bu çarkın üzerindeki her nokta, bir inip bir .^akladır. Bu hale göre, noktaların hiçbirisi bir kararda kalmamaktadır. Bu Doktalann birbiri ardından gelerek durmadan dönmesi, beşerî iküdarlann dur-Dâdan el deştirmesi anlamına gelir.
Türk masallarında bulunan ve başka dillerde bir örneğine rastlanmayan, söıe, Bir varmış, bir yokmuş’ girişi bu gerçeği dile getirmeye çalışır. Destem-laıda, Tutar elim tutmaz oldu. Görür gözüm görmez oldu’ betimlemesi de yine aym gerçeği vurgular. Nitekim, Frigyakuralları, saltanat arabalarıyla halkm önünden geçerlerken, arabada, kiralın arkasında yer almış olan bir görevlinin, hükiimdan durmadan, saltanatm geçici olduğunu hatırlattığı kaydedilmiştir.
Bu aynı, beşerî geleneğin bir başka şeklinin ‘Mağrur olma Padişahım’ Senden büyük Allah var’ halk deyiminde dile getirilmiş olduğunu da gözlemliyo-nız (agm, s. 625-629) (Çocukluğumda, 2. Abdülhamit’e kadar, Osmanlı Devletinin son günlerine yetişmiş olan büyüklerim; bu sözün. Cuma selâmlıklarında Padişaha; halk tarafından yüksek sesle söylendiğini anlatırlardı, sg).
“Sumerliler’in, belki, bir Orta Asya kavmi oldukları, Mezopotamya'ya sonradan gelip yerleştikleri kaydedilmektedir. İnançlarının temelinde, özellikle adaletin temelinde Göğün, Ay’ m Güneş’in yer almış olduğunu gördüğümüz bir kavim de yine Asyah olan Çinliler’dir.
Bilindiği üzere, Çin’in tarihi Hsia Devri’yle M. Ö. 2000-1520’lere kadar uzanabilmektedir. M. Ö. 1520-1030 arasında ise Çin’de Shang Devri idrâk edilmiştir. Shang’lar Bronz kültürü sahipleri idiler. Ama Altaylardakı Türkler, lardan önce, demiri işlemesini biliyorlardı.
tarihçiler, işte bu ‘Eski Çin’e etki elmiş olan bir ‘Paleoasiatıque’ arlığından söz etmişlerdir, onlara göre Çinliler. Şhang Devnnden den gelen bir astral kültür etkisindeinli’nin, Çin’in Kuzey sınırı boyu kültürü yanında elbette hususî bir kültürü vardı ve bu kültür ziraî tipten ve insan kurban eden bir kültür idi,
Bu sınır boyu kültürü ise atlı, arabalı, göçebe bir çoban kültürü idi Bu çoban kültürü sahipleri, ziraî kültür sahiplerinin insan kurban etme âdetlerini kaldırıp, yerine kendilerinin getirmiş oldukları yıldız kültürünü yerleştirdiler, yerlilerin idaresini ellerine aldılar. Köleleri çiftliklerde işe koştular
Çin dininin menşei hakkında bir değil, birkaç teori ileri sürüldüğü malûmdur Ama, Çinliler ilkin Thien (Gök)’e, sonra Shang-Ti’ye tapmışlar, hai-tâ, bu suretle animizme yönelerek, bir çeşit monoteizmi temsil etmişlerdir Gök Dini’nde Yıldız, Ay ve Güneş kültü önemli yer tutar(..). Bu fikirler ile Önasya düşüncesi arasında yapısal koşukluklar ortadadır.
Thien’in en önemli anlamlarına gelince: 1. Su, Gök 2. Hükmeden, 3. Ming (Kader), 4. Tabiat, 5. Ahlâk, 6. ‘Thien’in verdiği şans devamlı değildir’. ‘Thien verdiği şansı geri alabilir’, ona itimat caiz değildir’ (Kutatgu Bilig’de, Kut, Kılkamış Destanlarında İnanna hatırlansın)” (agm, s. 633-643).
“Eberhaıd’a göre ‘ulema’dan veya belki de, ‘kurnaz bir politikacı’ olan Kımg Fu’nun intikal eden biricik eseri ‘İlkbahar ve Sonbahar Vekayinamele-ri’, astronomi terimlerini kullanarak, aslında, alegorik bir dille hükümdan anlatmaktadır (..).
M. S. 581-620 Türk-Fars teması, Nestûrîlerle de temas anlanuna da geliyordu. Bunlara ek olarak, M. S. 781 tarihinde. Piskopos Timoteus I’e, 'Rex Turcarum’un başvurusundan haberimiz bulunmaktadır.
İşte bütün bunlardan dolayı Orta Asya düşünce tarihi göz önüne alınmak istendiğinde, insanın, kökteki, asıl Bir Tengri ve Atalar Kültü yanında, bir Asya kavmi sayılan Sumeıiiler başla, Kung-Fu-Tse’yi, Tao’yu. Eski Hint, Eski İran inançlanyla, Zaratustra’yı, Buddha’yı - Burxan olarak Mahayana (Büsük Gemiyi kurtarma) ve Himayana (Küçük Gemiyi kurtarma) şekilleriyle-, Mani’yi ve nihayet İslâm’ı aynı anda düşünmemesi elden gelmiyor”(agm,s.644-648).
“’İdi oksız’ terimi, ‘On Oklar’ terimindeki veya ‘Üç Ok’, ‘BozOk’ terimlerindeki ‘ok’ terimi de felsefe tarihi bakımından dikkati çekmektedir(..). Demek ki budlar veya boylar ancak ‘ok’ içerisinde varlıklarını bulurlar, onlar ancak ‘ok’ içerisinde varlığa gelirler(..). Tıpkı (Sümer’de; sg) Tannça Ningir-su’nun, kocaman taşları bir araya yığdıktan sonra, ona ‘Dağ’! diye ünleraesi, adım söylemesi gibi, ona varlığım iade etmektir, onu ‘ok’una, yani.stnıfınaia-de etmektir, ona, kaybetmiş olduğu ‘tabiat’ını geri vemıektir(..).
Bir toplum ancak ‘ok’u içinde varlığa gelebilir, devletleşir, aksi halde, var-lıksızlaşır, dağılır, dağınık, bağlantısız, devletsiz insan kümelerine dönüşic nelükü, ne idüğü, ne-i-ki’liği (Sumerli dilinde Nig) belirsizleşir!..).asıl kendisinde dil bilinci çok parlak bulunan
edebî sanat değer, çok yüksek, ar. Türkçe 6000-6500 Kuiatgu Bilig yazarı Yusuf Has Hacib'in Karahanh olduk-gerekir O-).
ailesi, toplumu ve felsefe öğreniminin bir gereği olarak ortaya Akıl Dokuz Felek' Teorisi, bir taraftan. On Oklar ve Dokuz -^f^kuz Oklar) şeklinde dağılmışTürkleri, ataları On Dokuz kabileli ^'peğit'® 8°''® toparlamak, öte yandan, kitaplı ve kitapsız dinlerin
önemli ideası Adalet, ‘tüz’lük olan ‘al-‘Akl al-Fa’âl’ (Hep Etkin ! 1 !İ
ı,j2) İle uzlaştırarak, bütün msan iop\um\annı bilim, teknik ve sanalın, bir A^îi: ^yle.kültür ve uygarlığmb kaynağı olan tek akıl etrafında toplamak, bu ■ '
'^,a ve toparlamayı Matematik, Astronomi, Fizik, Biyoloji verileriyle des- l^j! ^yerek evrenselliğini sağlamak bakımından, bu çok dağınık Evren-Top-^İnsan olaylarım kendi zamanı için uyumlu biçime sokan, ilginç bir mo-#■
Bumodelde hakim olan ana fikir Evrene-Topluma-İnsana, bunların hepsi-jftıirtienbirtek ideanm. Adalet-Tüzlük İdeasmın bakim olduğu fikri, eski bir SBKdi fıkridif’fagm, s. 650-658).
■Kapagan M.S. 716’da, öldürülünce, Türgişli Su-Lu, Batı Gök Türk’ü ye-îiıienkurdu(M.S.7l7)(..).EbûMuzahim=Boga diye ünlendif..). Câhız'm ün- i üFazail ul-Atrâk’mde, Arap kumandanı Cuneyd ile tartışan hükümdar, eğer, 1 tu hükümdar ise, o, bizce, kültür tarihimizde, Felsefe-Din tartışması hakkm-âelimizde bulunan en eski belgelerden birinin konusunu teşkil etmesi, boy- i lebir tartışmayı belgelendirilebilen bir örnek oluşturması ve Fârâbî'yi düşün- 1 dıiıtmesi çok muhtemel bir olay olması bakımından, en dikkate değer bir si-inadır(..).
Fârâbî, işte, bunlar arasından çıkacaktır. Savran’a ‘bir günlük yol çeken !İj Yesi den gelen Divân-ı Hikmet sahibi Ahmet Yesevî de bunlar arasından çı-karak Türkmen Kocası’ denen Yûnus’u etkileyecektir (..).
Şurasını hatırlamak yerinde olur ki, göksel nizamın insan kaderiyle bağlantısına olan inanca dayalı Astrolojinin kaynağı Mısır değil -çünkü orada Astroloji değil Astrolâtri var idi- Mezopotamya idi; Mezopotamya’da tanrılar, her sene toplanıp Nam’ı göklere yazdıklarına göre, bu yazıyı okumak, başta hükümdar, herkesi ilgilendiriyordu. Nitekim Çin’de astronomi devlet memurunun elinde, oysa Sumerlilerde, Ziggurat’ta, tapmaktaki rahip memurların elinde bulunuyordu (..).
Fârâbî’nin dedesi ise bir Tarkan idi (,..). Sümer ve Akkad kervanlarına ‘Tamgar’ denildiği de bilinmektedir. Fârâbî X. Yüzyılın birinci yarısında Gök Türklerin arkasından parçalanmış olan bir Türk âlemi levhası da seyrediyor olmalıydı
Tıpkı Sumerhlerin Dingirlerinin her tür Nig (Ne-i^, ‘NengTe o Nig’m %’s.na uygun bir Mu fad) vermelerindeki gibi. ‘Adlı Oğuz a ad koyan , soy
625
‘yelteme’ ile yiğit yüreklendiren, alpleri ‘ tartım’l ay an, şadlık çalıp kutlayan, Oğuz’a ‘bilü’ veren, Oğuz kavminin ‘bilge’si, geleceği deyiveren Korkut Ata’nın düzmüş olduğu destanında da, Kılkamış’ın geçirmiş olduğu o aynı ölüme çare arayış beşerî tecrübesi. Deli Dumrul (Digenis Akritas, Alkestis, Tepegöz)’un ağzından duyulacaktır” (agm, s. 658-663).
“Bu sıralar. Platon ve Aristoteles’in toplumla ilgili eserlerinin henüz Arap-I çaya çevrilmemiş olduğu sıralardır Ama, Fârâbî, Hikmanın Kaidelilerden gelmiş olduğu hakkında çok açık bir bilinç, yazıya geçirilmiş bir kanaat taşıyordu
Türkler arasında, türlü türlü inançlar bir arada yaşayabilmiştir ‘Adalet’ kavramını temele alan Medine-i Fâzıla yazan Fârâbî işte böyle bir kültürü ana diliyle alarak yetişmiş bulunuyordu
Gerçi Tevrat’a dayalı rivayetlerde, Türk’ün Nuh’un neslinden gelmiş olduğuna inamlır (Acaba Nûh, Sumerli hükümdar Ziu Sudra mı? Vâhib b. Münebbih, ölm. 728’in rivayetine göre, Türkler, Nûh’un oğlu Yafes’ten türemişlerdir; oysa, Tevrat’ta böyle bir isim geçmez. Acaba, Sumerlilerin dillerinin kesin olarak ‘non-semitic’ olması, Sumerlilerin İndus Vadisi ile ilişkisi, dillerindt Türkçe kelimeler bulunması, Türkçe’nin Sumerli dilin girdiği dil gurubundar sayılması, Sumerlilerin kökünün Asyalı olması gibi sebepler, onların, Ziı Sudra’nın neslinden sayılmış olmasına sebep olabilir mi?)”^267)
Burada bir an için alıntıya ara vererek, bir görüşümüzü söylemeden geçe miyoruz. Şöyle ki, biz Sayın Prof. Dr. Küyel’in, Türklerin Hz. Nuh’un oğl Yafes’ten geldiği konusunu açıklamak üzere andığı bu olasılığa katılamıyc ruz. En azından böyle bir olasılık, bize göre, oldukça zayıf kalmaktadır. Ötf yandan. Sayın Küyel’in de bu görüşü, hem de bir parantez içinde, zaten anca bir olasılık ya da varsayım olarak andığı kanısındayız.
Sayın Küyel; itirazımızın dayanağını da, bizzat kendisi vermektedir. Şöy ki, Türklerin Nuh’un oğlu Yafes’ten türediğini rivayet eden V. b. Münebbih’ ölüm tarihinin İ. S. 728 olduğunu da belirtmektedir. Şimdi, Sürnerl hakkındaki bilgilerimizin kısacık olan tarihini gözümüzün önüne getirirse yanılmıyorsam, bu rivayetin ortaya çıkması konusunda Sayın Küyel değindiği varsayımın olanak dışı olduğunu da görürüz.
Şöyle ki, Sümer tarihi, yaklaşık olarak, İ.Ö. 5000 ile 2000 araş yayılmakla birlikte, bu tarihin bitiminden sonra, 4000 yıla yakın bir si SümerJerin varlığından hiç söz edilmemiş, kısaca, insanlık bu süre için onlardan hemen tümüyle habersiz kalmıştır.
Sümerlerin, tarihin karanlıklarından çıkarılması süreci, S. N. Krameı
267- Prof. Dr. M. T. Küyel, 1984. s. 665-668.
^ ibi; ancak 1765 yılında, DanimarkalI bilgin Carsten Niebuhr’un ça-/■''^'elc hafif bir ışıma ile başlamış, bu ışımaya yıllar içinde yapılan pek sonunda, bu süreç başarı ile sona ermiş ve yine ancak 1869’da, Oppert, Sümerlerin diline, açıkça, “Sümerce” demiş, 1877’de îi'^'jiinıerkent devletinde ilk başarılı kazıya ve Sümer tabletleri gün yüzü-'Jjnlmaya başlanmıştır.
^'^^fiildüğü gibi Türkler ile Nuh’un oğlu Yafes’in bağlantısını rivayet eden 2000 ile t.S. 1877 arasında, bu konudcıki çok uzun karanlık ‘Jjnda yaşamış; ne Sümerler, ne de Ziu Sudra üzerine herhangi bir bilgi sa-■ olabilmiştir. Onun çağdaşları da, öncelleri de aynı durumdadırlar. Bu du-^^da.böyle bir varsayımın olanağı herhalde düşünülemez.
jjyınProf. Dr. Küyel’in açıklamalarını aktarmaya devam ediyoruz. Sü-Türklüğü konusunu da kapsayan şu sözleri söylüyor;
■Hatırlanacağı üzere Sumerli tannça Aruru, Tann kanı, kemik ve çamur .şoına, dışmdan nefes üfleyerek onu canlandırmıştır, tıpkı Umay gibi \ma, aralannda Ödoxos gibi Doğu’lu öğrencilerin bulunduğu ortamda, p’un Ti/naios’unu, ‘Doğu’ kültür ve uygarlıklan ile temas ettikten sonra,
(İane Sicilya seyahatlerinden sonra yazmış olduğu (Ti-ma-ios kelimesi ios Üalmışbir Sumerli kelimesini. Ti ve Ma’yı, can ve nizamı Ti sözü ise Çin-jîrdekiTi’yi hatırlatmaktadır), Plotinos’un İran Harplerine katılıp, sonra Ro-3i'va dönerek felsefesini geliştirmiş olduğu, Stoa Okulu’nun kurucusu Ze-îiı'un ise Kıbrısh, yani, ‘Doğu’ etkisini yansıtmakta olan bir ortamın adamı liığu bilinmektedir.tesettür

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder