tesettür ve ahilik bilgilerimiz
Kordoba’da yirmi üç sene gibi kısa bir zamanda, Muhanuned II, Süleyman, Hişam ü, Abdurrahman IV, Murtaza, Muztezhir gibi, ard arda bir çok ‘monarque’ gören Kordoba’hlar, Cruz Hemandez’e göre, Hicrî 423, Milâdî 1031 de. Halifeliğin ‘Aristokratik bir cumhuriyet’ ile yer değiştirerek, ortadan kalkmasına alıştılar, böyle, İslâm Âlemi’nde, Kemâl Atatürk’ünki gibi, halka dayalı ikinci bir Cumhuriyet hareketi olması için aradan yaklaşık olarak 900 yıl geçmesi gerekti” (agm, s. 588-590).PROF, DR. KÜYEL’İN İKİNCİ BİLDİRİSİ:
“İBN SÎNÂ’DA ‘ AL-‘AKL AL-FA’ÂL’ (HEP ETKİN AKIL) İN KÖKLERİ”
Prot. Dr. M. T. Küyel’in, "İBN SÎNÂ Doğumunun Bininci Yılı Armağanı” adlı kitapta, bu başlığı taşıyan ve ikinci olarak yer alan ve yine felsefecil nitelikteki bildirisindeki bilgilerin, büyük bölümünü, yukanyaözei olarak almış olduğumuzdan; burada, yine aynı yöntemimizi izlemekle birlikte; bu kez, sonraki bildiriler için de yapacağımız gibi, daha çok, konumuz bakımından hem yeni, hem de yine çok yakından ilgili gördüğümüz yerleri alacağız. Alıntılarımıza, bildirinin ikinci; kitabın 592. sayfasından başlıyomz.
‘‘Fârâbî’nin toplumunun kültür ve uygarlık çevresinin diğer öğeleri arasında, bir kaçı, bize; hattâ, Çin ve Hint felsefe düşüncesine doğru giden muhtemel etki bağlarını bile gösterebilmekledir; ve işin en ilginç yanı; Fâ toplumunun felsefe kültürünün öğelerinin, Mezopotamya ve özellik merliler’in felsefe kültür öğeleriyle hayret edilecek derecede benzej
'^Tpoiaıtıyü t't' bulunduğu ana fikrinin köklerinde, tanık olarak, Mezopo-ıs, Yahudiler, Platon (.Sayın Küyel, Eflâtun'un Yunanca adı
'^plaion'dan söz ettiğine göre, bu addaki a’nın üzerine inceltme işareti koy _^çerekmez. Ama belki, Türkçe Eflâtun'da a’nın üzerinde bu işaret bulun
„îuii(lanalışkanlıkla ya da özellikle böyle yapılmış olabilir. Öyle değilse, bu ,Şıllığı dizgicinin yaptığı kanımızı belirtir, düzeltiriz; sg) Aristoteles ve ba-jjştencileri.Plotinos, İskenderiyeliler, Roger Bacon gibi başka kimseler ya-jintı.i'iç şüphesiz, Fârâbî nin de işgal elmiş olduğu önemli bir yer bulunmak-
a™ şekilde, İbn Nedim de, ünlü Fihrist’inde, Abû Sahi b. Nawbaht’m [İ-Nahmutân’mdan naklen felsefenin ilkin, 'Keldânîler’de olduğuna işaret iiniişür. Hattâ, diyebiliriz ki. Fihrist’in kendisi bile, tertibi bakımından, Me-»potamya geleneğini ve özellikle de Sumerli geleneğini, Sumerli düşüncesi-B yansıtmaktadır.
Çünkü, Fihrist te bahisler, sırasıyla, ilkin, yazı işaretlerine, sonra, dil işa-derine, sonra düşünce mahsullerine, en sonda ise objelere tahsis edilmiştir. Ttph, Sumerli tabletlerde, ilkin. Tanrılara, sonra Evrene sonra Topluma, sonra insana ilişkin öğelerin sayılması (‘İhsa. Fârâbî) gibi Fihrist’in bütünü göz önünde bulundurulacak olursa, onda, temelde. Yazı - Dil - Düşünce - Obje tabiî sıralamasının bir çerçeve, bir sıralaç olarak kullanılmış olduğunu sezeriz. Bu hal, demek, herhalde, Sumerlilerden beri gelen bir Mezopotamya gele-aep idi (..).
Öyle görünüyor ki, düşünürler, bu yüzyıllarda bile, halâ Mezopotamyahla-nn geleneklerini sürdürüyorlar, özellikle de Sumerliler’in kültür soluklarını abp veriyorlardı Batı kültürünün, özellikle, entellektüel kültür dilimiyle, daha açığı, bilimiyle, İslâm, Yunan, Mezopotamya ve asıl Sumerlilerin bilimlerinin çok büyük ölçüde genişletilip zenginleştirilmesi olduğu gerçeği bilim tarihçileri tarafından kamtlamnış bulunmaktadır (..)".(agm, s. 593-595)
“Platon, yaşlılığında, ‘Timaios’ ile, açık bir ‘Doğu etkisi’ göstermekteydi. Hmoinde de SotoTi’un ve Sokrates in, kanunu ve Adalet i ara-
Bütün canlılar ve cansızlar, bütün varlıklar, şekillerini, evveli bulunmayan, bu vasfıyla ‘Materia Prima’ veya ‘Hüle (Heyûlâ)’ sayılması gereken, Nin-Khursag’ın kucağında alırlar. Nin-Khursag ‘İlk 0-ke-a-nos. (Oğan. A-şe-na?)‘tur. Bütün varlıklar ‘İlk Ana Madde’ sayılabilecek olan ‘Nin-Khursag’m kucağında. An ve Enlil’in emriyle, bir çeşit ‘Ma’lar yeri veya ‘tamgalar’ veya tabletler deposu (Dubba evi: E-dubba) olan Ay Nannar’ın ‘tamga’lanyla, adetâ, ‘tamga’lanmışlar, belirlemeler, suretler alarak varlığa gelmişlerdir (..).
Türklerde, Gök Tengri’ye ibadet çerçevesinde, Ay ve Güneş kültü bulunduğu bilinmektedir (..). Hilâl hükümdarlık alâmetidir (..). Hükümdar, akşamları Ay’ı, sabahları Güneş’i takdis eder, selâmlar(..)”(agm, s. 595-598).
“Türk ellerinin bir çocuğu olan Fârâbî’de, asıl varlık, ‘Vâcib ul - Vucûd Bizâtihi’dir. ‘Mâ Sivâhu’ ise, ‘Vâcib ul - Vucûd Bigayrihi’dir veya ‘Mumkin ul - Vucûd Bizatihi’dir. Tanrı, ‘emr’lerini, ‘Mufârâk Akıllar’ı aracılığıyla, bir akı işlemi (Sudûr, Flux) halinde, Ay’ın aklı olan ‘al-‘Akl al-Fa’âl’e geçirir(..). Ay’ın aklı, bu ‘emr’leri kendi altındakilere iletir (..).
Bu açıdan, insanın takmış olduğu ad bir ‘ta’rif olamaz. Yani, insan söz ile her varlığa varlık veremez(..). Toplum ve İnsan, Tann ‘emr’lerinin bulunduğu yere, Gerçek’e, Doğru’ya, İyi’ye, Güzel’e, yani ‘al-‘Akl al-Fa’âl’e eriştiği ölçüde, adetâ, Ziu Sudra gibi, kültür ve uygarlık yüksek değerlerini konıduğuve ürettiği ölçüde, Sa’âda (mutluluğa; sg)’ya vanr. Sevinç duyar. Kut bulur.
Ibn Sînâ, bu görüşlerinde, aynen, Fârâbî'yi izler (..). ‘Zâhid’ bir alp hükümdar olan Kılkamış ile, ‘Âbid’ Adapa. Sumerli gözünde, kendilerini birer ‘Arif’ olarak tamamlayamamış olsalar gerekti. Çünkü, Kılkamış, kültür ve uygarlığı kendisini kurtarmak için kullanmıştır. Adapa ise, ibadetini engelledi diye rüzgâr Şutu’nun kanadını kırmış, doğanın dengesini kendi çıkanna bozmuştur (..)’’(agm, s. 597-599).
“M. Ö. VI. Ve V. Yüzyıllar, bilindiği üzere. Çin. Hind, İran, Yunan toplu-munda, böyle, norm değiştinneyi ontolojik olarak meşrulaştıracak felsefî gö rüşlerin arandığı ve ortaya atılmış olduğu yüzyıllardır. Çinde Tao, İranda Za ratustra. Yunanlılarda Pithagorasçılar (Sonra da Sofistler) bu yolda yürümü lerdir (..).
İbn Sînâ’da, ‘İrlân’, Taıın’mn yaratıklanm, bitkiyi, hayvanı, insanı, im nın kültür ve uygarlığım yaşatmak, bunları, Ziu Sudra'daki gibi, yine, insaı kendi kültür ve uygarlığına dayanarak, yok olmaktan kurtannak anlar-diği için, her ne kadar, bu ‘İrlân’ ile Mahayana’da ‘Ben’in bilincin sının Ben’i olması biribirine aykırı düşmüyor ise de, ontolojisinde^ asıl, Fârâbî’ye sâdıktır; o,
FARABÎ: “FELSEFEYİ İLKİN KALDELİLER ^OPOTAMYALILAR -SÜMEKLER-) BULMUŞTUR”!..
(je Atatürk'ün himayesinde toplanmış bulunan ‘Türk Tarih iveti’nin 11. Kongresine sunmuş olduğu bildirisinde, kültür tarihçisi Landsberger, ‘Öreklerden önceki antik dünya gittikçe artan ' ^ulıh önümüze çıkmaktadır’ demiştir. Bu suretle ona göre ‘Cihan başı 2500 yıl kadar daha uzamış’ bulunmaktadır jillndiğı üzere Sumerliler, dilleri kesin olarak ‘non-semitic’ olan, jjjVçei'"' olduğu dil ailesine giren, Türkçe kelimelere benzer
idıiaelsn olan, hattâ, Türkçe kelimelerle ayniyet gösteren kelimeleri bile ıjınanlHoımnelbunlardan 360 kadarını ayıklayıp göstermeyi başarmıştır), Mezopotamya'ya, herhalde, Tilmun (Bugünkü Bahreyn Adalan)dan ,;len, taşToreste, komalin, altın ticaretinden dolayı İndus ile, Meluhha ile, dilerinden dolayı Orta Asya ile, belki de Habeşistan ile bile, ilişkileri olduğu jjbul edilen (Schunmel’in ‘Bunlar dağlardan gelmişlerdir’. Dinler Tarihi, ibaresi açık görünmüyor), geldiklerinde karşılarında ‘Proto Fırat’, ‘Proto fışrid’ denen bir ‘substra kültür’ bulan, küçük bir
Bilindiği kadarıyla, M. S. 300 lerde yaşamış olan ruhbandan Eus6be’in nakli çerçevesinde, İskenderiye öncesi kültürden ilk bahseden Kalde’li Beros-jOs(M.Ö. 300) dur. Berossos’a göre, bu Kaide kültürü öyle yüksek bir düzeyde idi ki’Oannes (Ea) ten bu yana, yeni hiçbir şey keşfedilmiş değildi’.
Gerçekten, Sumerolog Kramer, ‘Twenty Five Firsts in Man’s Recorded History si ile, 1956 ya kadar, bütün insanlık kültürünü ilgilendiren öğelerden rirmibeş ianesi hususunda, Sumerlilerin ‘ilk’ olduklarını gösterebilmiştir. Bu ilkler içerisinde, ‘Hikmet’in de yer almış olduğu Sumerlilerde, ‘Yedi Hakim’ veya ‘Yedi Bilge’ kavramı bulunduğu bilinmektedir (..).
Dilin, von Humboldt un etkisiyle, böyle, kültürün yansıtmacı olduğu görüşünün kökleri, dilin düşünceyi yansıtmakta olduğu görüşüyle birlikte çok eskilere dayanır. Hattâ, bu görüşün, tâ Sıunerlilere kadar çıktığını bUe söyleyebiliriz. Bunu söylemek ise, bir ‘panbabylonisme’ yapmak olmaz. Çünkü, Sü-merlilere göre, Dingirlerdir ki, hele Baş Dingir An’dır ki, ‘Kalam (tannsal söz)’ yoluyla, ‘Nig (Türkçe; Neng)’lere, ilkin Ma (Bir şeyin, Tann emriyle olacağı şey. Mâhiyet, -Türkçesi; ‘Nelük’-, veya Huviye, -Türkçesi: ‘Kılınç’, Kılkı’ -veya Hikmet veya Tabi’at-.) larını verir, sonra, onlara Mu (at, isim) lannı takar(..)’’ (agm, s. 603-605).
“Sumerlilerin yazıya geçirilmiş kültür ve uygarlık ürünleri, edebî tür açı-kendilerini Destan, övgü, ağıl, mitos, hikâye, atasözü. Münazara (lo-)’ hymne, bilimsel eserler olarak ortaya kor (Türklerde de Sagu, mü--^an atasözü katgısı). Bunlar arasında, Kramer’e göre, b.lg. nedir? ^ )İr? diye soran sistemli felsefeye ayrılmış ne bir metine, ne de bir
Ama, bu hal, Sumerülerde Felsefe bulunmadığı anlamına gelmcL Çünkü Sumerli, Destanlarında, mitoslarında, hikâyelerinde, Atasözlerinde^ ‘Hymne’lerinde evrenin tabiatını araştınnış, menşeini sormuş, çalışmasını j,; delemiştir. Hattâ, bu yüzden, çivi yazısı literatüründe, bir gurup lablel, ‘Hj^, met Tabletleri’ olarak bile adlandınimıştır
Dil-Düşünce-Obje arasındaki münasebetleri araştırma, insana Sumerlilerjfi bir hediyesidir Sumerli, Hikmet faaliyetini, ‘Mu’, ‘Ma’ ve ‘Nam’ kavram, larıyla ve onlara dayanarak gerçekleştirmiştir. Nitekim, Landsberger, insanlık tarihinde, ilk kez Sumerlilerin bir ‘transandant ve kosmik vahdetli’ evren ve-ya varlık kavraımna yükselmiş olduklarım vurgulamıştır” (agm, s. 609-610)
“‘Sumerülerde Felsefe’ kavramını açıklığa kavuşturmak için, daha şimdiden, şu ana kadar yayınlanmış ve modem dillerden en az birine çevrilmiş olan Sümer, Akkad, Astır, hattâ, İbranî metinlerini, yeni baştan, felsefe açısından, incelemek ve değerlendirmek gerekliliği doğuyor. Bu gereklilikten önce. Su. merlilerin felsefelerinin şekline erişilmese bile, onların hiç olmazsa, felsefî düşünceleri tesbit edilebilir hale geliyor” (agm, s. 612).
Ünlü Uruk Vazosu’nda Tannça (Asterte ?)nın iki büyük bağlanmışla, mış demeti önünde durması (Ratio’dan; sg) ‘Ratis’ ile bir ilgi kurmayı hatm getirmektedir. Bu, Adalet’in Hikmet ile bir gitmekte olduğu, Adalet’in Hikıneı ile gerçekleştirilebileceği demek olur. Bu, aynca. Hikmet ile Adalet’in Akıl ile ilgili olduğunu da göstermektedir (..).
Bu suretle, Sumerlinin gözünde adâlet, en yüksek varlık ve düşünce kategorisi olmuş olmaktadır; Ne ki âdildir, o vardır, ne ki vardır o âdil olandır. İşte bu yüzden, Fârâbî, ‘Hikmeti ilkin Kaldeüler bulmuştur, onlardan Mısırlılar ve Yunanlılar almış, sonra Hikmet Müslümanlara geçmiştir’ derken büıiin bunları, özellikle. Varlık, Mâhiyet, Adâlet, Doğru Bilgi ve Sa’âdet arasındaki eşdeğerlilikleri düşünmüş olmalıydık*).
Sumerliler, adâletin, varlığın ve hikmetin (doğru bilginin) temelinde olduğu inançlarıyla adâleli biricik yüklem saymakla, bütün uygar dünyayı, özellikle, Yedi Bilgeden Solon ve Thales’le, Paımenides’le, ‘adâlet bilgidir’üzerinde ısrar eden Sokrates ve Platon yoluyla etkilemişlerdir (..).
Oysa, Fârâbî’nin düşüncesinde adâlet varlığın temelinde değil, varlık adalı tin temelindedir. Fârâbî’ye göre bu temel varlık, biricik varlık, asıl varlık ise» olnıamazlık edemeyen, var olmaktan kaçamayan tek ve biricik Tann’dır(..).tesettür

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder