tesettür ve felsefi konusu
en güzel yazıları yazan tesettür diyorki yaratıcılığın sanatsal üretimin önemli bir Valery yine de butun sanatsal yaratımı çalışmanın son natsj) yaratı İçin "bir şey bir ışığa sahip aydınlatıcı olmamh"'*'"^’"-' rıltılı olan bir ışığa sahip bir zihin duyumunun gelişi" olmaia^'"^* 178). Valery bu İfadelerinde sanatsal yaratı için çalışmanın yan.lî^'^'î hayal ürünü adı verilen farklı bir transandantal duyumun da olma«* ne İnanır.""Zihnimizde oludan yeni olay, kavrayıp kavrayamadığım veya uyarmadığını soyleyemiyoruz. Araştırmaların yönü, durumu bu değiştirmektedir Biyolojide, olmazsa fizikte görülen duyarlılık ofaywı,^ nüyorum ve entelektüel çalışmanın, duyarlılığın bilmem ne hangi sini destekleyip desteklemediğini kendi kendime soruyorum Çahytii zume götürmez (diğer taraftan estetik alanda, ne sorular, ne çcz^ genelde belirlenmemiştir), ama sanatçının
çoğaltacaktır; geçici olarak sanatçıdan tasarısına ^ ^007 17î)
olaylarına çok duyarlı bir yankı verici oluşturacaktır (va ery
Bu örneklerde görüldüğü gibi edebiyatı ve edebî hayal ürünü olarak tanımlamanın yanında bu tanımlan eksi ra itibar etmeyerek yeni tanımlar geliştirme çabası diğer
Bunlardan biri edebiyat ve edebî söylemi, malzemesi di/e lar içinden ayıran en önemli özelliğinin dili kendine özgü ıi'
par. Otobüs durağında yanıma yaklaşıp 'Ey sükûnetin diye kulağıma fısıldarsınız edebiyatın huzuruna çıkmış o uğurnu eo« hm. Bunu kelimelerinizin dokusu, ritmi ve titreşimi, soyutlanabilir anlamlar, I nı aştığı, onlardan 'fazla' bir şeye karşılık geldiği için ya da dilbilimcilerin da I ha teknik bir biçimde açıklayacakları gibi gösterenler ve gösterilenler ara-J sında bir orantısızlık olduğu için fark ederim. Kullandığınız dil kendine dikkat çeker ve maddi varlığını one çıkarır" (Eagleton 2004 18).
Edebiyatın ve edebî söylemin bu tanımı diyalektik olarak bir karşıtlığı içerisinde barındırır. Şöyle ki bu tanımda "Rus Biçımcileri kendilerinden önceki edebî eleştiri anlayışını etkilemiş olan yarı mistik simgeci öğretileri reddetmiş ve pratik, bilimsel bir tutumla bizzat edebî metnin maddi gerçekliğine dikkat çekmişlerdir- (Eagleton 2004: 18). Burada Rus Biçimcılerı malzemesi dile dava nan eserter üzer.nde tanım geliftırirken Varolan dan yani dil den v-ola r.ı,J.L felsefl bir tavır sergılemiflerdir İşte felsefenin aradığı kesinlik' eU JL ı tutumdur Bu noktada edebiyatın kesinliği" elde etme a * *^**s"i« bir felsefeyle yakınlaştığı gorulur Bu noktada felsefeyi kesin t» o^<«mından den kurmak ifteyen Edmund Hutserl Kesin Bilim Olarak felsefemn "ilk
câk ve etık-dlnsel balomdan u# tkâ nontûm Uraknctan etocfdenttıış tov y»->amı oâanakii luUcak b« bİMTi olma* iddMnda alcly^ı««ı (HumcH
2007-a: 7). Husserf e göre Avrupadala fe<se<e aUrandalo bunateiK M semeren hiçbir dönemde ke«n b*n olnrw ıdduorv yenne gHtrememesıcftr FcHefe dı^ lAanUrda oidu^ gtx edebiyat ve edebi söylemi tanmdamada da VaroUr^ dan yola çıiolmasn ve sornıcunda bir Itesadk'e ıdaplmas»» islerken bu kesMiMcte elde edilen edebiyatın ve edebi söylemin ne olduğuna dair tanımama da felsefi olana bir o kadar karşıt ckMumdade Çünkü burada edebiyat ve edebi söylemde, gösterenler Üe gostenlenler arasındaki orantısızkk ne kadar artarsa edebi söylem o kadar estebze dur. bu şekilde elde edden estetıze de VardanX gerçeklik düzleminden iyKe kopanr, uzaldaştvır ve gerçe^ yabana bir duruma getınr. İşte Platon dıyaloglannda bu edebiyat^şârde boyles»-ne ba durumun ortaya çıkmasını şatrlenn Parolan’ 'ne1i^ hakkmdakj bilgi eksıkk^ne ba^yarak onlan Site den kovar.
%aâın sözcükleriyle ve cümleleriyle her konuya uygun lenKer fculınrlığmı. öyle kı. oykunmekten başka hıçbvşey bdmedıgı halde-ayakkabaMı obun. askerkk sanatı olsun ya da herhangi bk konuda ölçukı nmık ve uyumlu konuştuğu zaman-yanı çok ikna edio, çok iyi ve do^al konuştuğu, bu susleme-ter şair yüzünden sevimMik kazandığı içirw şeylen onun gibi yakmca sözcüklerle gören kişAenn gözünde uzman kauna yüceltAr< Oysa bu sozier sanatsal lenklennden arvıdmldıgı. içerdiği adam baionvndan de akndbgi zaman, şairlerin yaptdaravn neye döndugurHj tdrsm, sararan, çunku bu durumla sen de karşıUşmasaKİa -€vet. dedi -Soz konusu yapaiar o durumda ger>çNk çi> çegaıden başka guzeMıgi olmayan imanlaraı o çiçek soiduktar sonraki yüzüne ber^emcz miT* (Lenoa 2003.46i
Ptaton her ne kadar şairlen siteden kovsa da yüzyıNar sonra gelecek olan bv diğer filozof Hegel ise fHozofiann *şair ya da yazıcıların taşıdığı aym estetik gücü ya da yeterliliği taşıması* gerektığmı; çunku *tinın felsefesı*nın 'estetik bv felsefe* olduğurnı ve 'estetik duyark'ğm da düşünsel denniığm guverKesi* konumuTKİa bukjrxluğunu düşünür (Kula 2010:27).
Bu noktada Hegel vı bahsettiği estetik duyarkğm duşunsd denniığm guverKesi olması durumu döle bırleşırKe anlam yönünden edebi metni hem yan rnıst* tur simgeciliğe hem anlam bakımından bir bdırstzfeğe iter İşle edebi söylemdeki bu sımgeolık ve bekrsızMt. metinlerde tartı ustu, tanh dışı, gmelgeçer evrensel ve nesnel ilkeyi, ozbılmç'i, arayan felsefi söyleme karşıt be durumdur Rus bıçımcılenne göre 'edebiyatın başka be şeye ındegemak yenne kcreJı içlerinde ıiKclenmesi gereken kendine özgü yasalaa yapdan ve aygfilart vaıdı Edebiyat eseri ne bir fike iletme vasıtası ne topHırmal gerçekk-ğ*ı yansıması ne de aşkm be hakıkateı teceMsidlr* (Eagleton 2004: 18). Bu goruşlefiyie Rus Bıçenalcri edebiyatı ve edebi söylemi ne be fike iletme aracı «t lopiumsai gerçekliği yansıtması gerektiği gibi bir amaca mdegenuş ne de Kant felsefesinin ortaya koyduğu gibi transandantal be hakikatin ortaya koy>
*dlr lAkta^ 2tm ZOI lu Mr Yan İade edlmek Hle-iade ano dc^ onu oluv Dİ çbflenç^elen yebeı am*
sc lugfcysyg gıenedde edetonutr 6ge<de ne romannn söylenende çüniuk di dii*ırw w f*rme edeıred yeid aeiam atonlanta yonelnaesânm en ömmi ’ieıâen ujunstala İdsHI ndyiefnı ortayo boyrben İade em^nm üzere dİ ¥e dür «iaefMe tannan Saar wıulu tafdvci lodiıael ee tofAjmsai de^ ywgh şc^Hdd düztemeele ve Yvotan uzennde luagıiadığı ye* ivmaur flomano işle yıiundi dejinildl^ gia dün ie^ fvrgian ve mimim mirordk t» tarzda patanttize ald^ gm
•Cennette ebediyet nedır> Arzunun tatminidir, burada . mayan yeni bir arke/archedır. Bu tatmini yaşatmayan bvJZ’ tecrübesinin fam tersidir. Ve bu biyolojik olmayan, ontık olmiy^' m İn edildikçe sonu gelmeksizin yeniden doğar. Bu arzu turu edemediği, ürettiği bir arzudur^çok farklıdır Bu arzu turunu d-j; muzde, benim Lacan'a kadar metafiziğin tümüne yon veren dy > modelin çok yetersiz bir model olduğu ve bilgi yolunun dışında o*ar ye duyulan ihtiyacı karşılayamayacağı açık hale gelir' (Marion 2010 y
Felsefenin böylesine Hegelci ve Lacancı arzu tanımıyla ortaya konuı|| Lacan'a kadar metafiziğin tümüne yön veren ilk Plâtoncu mcKİelin görülmesi hiç kuşkusuz edebiyat, psikanalizim/ psikiyatri ile felsefe aral güçlü ilişkiler, bağlar olduğunu ortaya koyar. İşte bu ilişkiler ve bağisr âçM bir 'varoluşçu psikiyatri’ doğar. Varoluşçu psikiyatri veya p«koj
varoluşçuluk "psikanaliz ve psikanalitik kökenli psı ^e//>t/rıln Heidegger'in Ontoloji denilen düşünce ekolünden esin tedavi tutumunu tanımlar" (Gençtan 2007: 25). Varoluşu ^
yöntemlerden temelden farklı bir tutum dur Bağımsız bir psikolojik ekolü olarak nitelendirilmemesinin sistematik bir kişilik kuramını içermerr dır" (Gençtan 2007: 27). Bu nedenle varoluşçu tedavi' bireyleri hazır kavn lar ya da beklentiler çerçevelerine sokmaz. Hiç kuşkusuz bu duruma ilk işa eden varoluşçu filozoflardır özettikle Kierkegaard kendi dönemine ait k< mantıkçılığa karşı çıkıp 'Hegefin gerçekliği soyut kavramlarda aramasını b yanılgı olarak* nitelendirerek 'insanın kendisini davranışlarıyla yarattığınd ortaya* (Gençtan 2007: 25) çıktığını iddia eder. İşte bu eğilim güçlenerek 'Ikın ci Dünya Savaşı sırasında Jean-Paut Sartre ve Albert Camus'nün yapıtlanndâ "varoluşçuluk* adını alan bir akım, günümüz insanının içinde bufunduâu bu ^maza kar„(,k b.r s^enek get.rir nitelikte. Aynca Nietzsche, Dostoyevskı Kafka gibi geçmıjten bazı yazar ve düşünürler de Feuerbach'ın -m, gibi duşunmel Yaşayan, gerçek bir varlık olarak duşun' sözterinH^ duşunur ^.briecek olan bu akımın birer parçası olarak kabul ed!b^- ?rJ 30) Verilen bu bilgiler ışığında 'varoluşçu terarv ^J" «^Çtan 2007 Kiertegaard'ın de
nemlerinde kullanılan bu somut dil söylemini 'varoîf^'''' ' için oldukça elverişli bir yapı arz eder. Bu hususta şünmeye yönlendirilmemizin aksine, dilin akademisyenleri'*'"^’; ^ icadı' değil 'zaman içinde, çok uzun bir zaman içinde köylüieTıİ'^’-" lar, süvariler'in icadıdır (Borges 2006; 66). Dil ‘kutuphanel«d . tarlalardan, denizden, nehirlerden, geceden şafaktan" gelir (Borg^'
Hiç kuşkusuz dilin bu şekilde 'varolana dayanması bizi, çalışman^'' bölümlerinde göstereceğimiz gibi Platon'a ve ardından Anstote^ felsefe ve edebiyatın tarih sahnesinde iç içe bir yolculuk yaptığı götürür. Fakat zaman ilerledikçe bu somut dil, şairlerin elinde gittikçe şarak yukarıda izah edildiği gibi gündelik dilden kopmaya başlar Vt somut dille değil de edebî söyleminde "metaforla çalışır. Kendılerır^^ ması gerekmeyen metaforla* söylemini kaleme alarak gündelik dilde»' (Borges 2006: 76). Bu noktada Paul Ricoeur de anlamı doğrudan ve kavrama iddiasını taşıyan Husserld bilinç fenomenolojısını terk "varoluşun anlamına dolaylı olarak mit'den, metafordan ya ^ hareketle/dolambaçlı bir yol* (Ricoeur 2010: 119). tercih edere erm^ fenomenolojiye kayarken terk ettiği alanın kavramsal bir fefse ı soy^ nekliği alanın ise edebî söylem gerektirdiğini ortaya koyar. ıco^ el yöneldiği bu alan bilimde deforme edilmiş ve belirsizleştirilmiş, yİ '1 bilimsel objektivitenin başka türlü göstermelerine indirgenmiştir, c ‘'dilin doğrudan doğruya bilgiye indirgenemez derin kayna an v (Ricoeur 2010: 119). Böylelikle Ricoeur, 'dilin yaratıcılık potansiyellerine u İlk etmeye devam eden arabuluculukJarını/ilişkilendiriciliklerini tespit etnf
çalışır. (Ricoeur 2010:119). Ricoeur bu noktada dolambaçlı yol diye kabı^ ğı mit, metafordan ya da tahkiyeden hareket etmenin anlama ulaşmada fö söylemin kullandığı kavramlardan
yaların "sınırlarını ihlal ederek aşan beklenmedik dünyaların ortaya çıkışları, mümkün dünyalara açılmalarıdır" (Rıcoeur 2010: 142). Rıcoeur, felsefenin ortaya çıkışını Grek dünyasındaki mıtos-logos ilişkisi noktasında ele alır Bu noktada "logos'un mitos'u absorbe ettiğini" ve "logos un mıtos'u' yönetme" talebinde bulunduğunu düşünür (Ricoeur 2010: 138). Bu düşüncelerde 'logos', felsefe ve bilimi söylemleştiren kavramları, 'mitos' ise edebiyatı vareden sembolik ifadeleri temsil ederken felsefe ile edebiyatın birbirinden tamamen ayrıldığı fark edilir. Bu nedenledir ki felsefe tarihi boyunca logos-mitos kartezyen ilişkisinde felsefecilerin büyük bolumu "logos'u merkez alıp mitos'u bu merkezden uzaklaştırsa da Breton gibi bir kısım felsefeciler de dünya içindeki oluşun ve bu oluşun kavranışı noktasında "aklın-birleştiren, düzenleyen, yapıya kavuşturan- 'logos'u ile şiirin, sembolün, mit'in- logos'u daima aşan ve revizyona tabi tutan 'mitos'u arasındaki yaratıcı etkileşimi olarak nasıl tomurcuklanarak açıldığını" göstermeye çalışır (Breton 2010: 150). Borges bu noktada şiirin sonsuzluğa uzanması için şiirde bir kelimenin bir dizi kelimeye dönüştüğünü belirtir (Borges 2010: 28). Ricoeur bu hususta yukarıda değinildiği gibi logos'un mitos'u yönetme talebinin mitik bir talep olduğunu ve bu yolla da mit in logos'a yeniden enjekte edildiğini böylece aklın kendisine mitik bir boyut armağan edildiğini bu nedenle de "mit'in rasyonel temellükü aynı zamanda mitin dirilişi haline" geldiğini düşünür (Ricoeur 2010:138).
İşte genelde edebiyat, özelde ise şiir ve roman, anlamı vermede ve anlama ulaşmada yukarıdaki ifadelerde değinildiği gibi kavramlar gibi dolayımsız değil dolambaçlı bir yolu tercih ederler. Bundan dolayıdır ki "edebî söylem gündelik konuşmayı yadırgatıcı hale getirir ya da yabancılaştırır, ama bunu yaparken paradoksal olarak bizi daha dolu ve daha samimi bir deneyime götürür' (Eagleton 2004: 20). Bu noktada Kant'a göre deneyim "bize neyin varolduğunu söyler, ama zorunlu olarak niçin başka türlü değil de öyle olması gerektiğini değil' (Kant 2008-a 51). Edebî söylem bizi daha dolu ve daha samimi bir deneyime/eğitime götürmekle kalmaz gündelik hayatta çoğunlukla aiışılageldik bir şekilde farkında olmadan kullandığımız dile ve bu dille kurulan gerçeklik düzlemine bizi yabancılaştırır ve gerçeklik düzlemini sorgulamamızı sağlar. Bunun sebebi ise edebî söylem dilinin yadırgatıcı olması, bizi kuşkuya, şüpheye davet etmesidir. Hal böyle olunca da 'bilinç' bu dil karşısında daha uyanık bir duruma gelerek alışılageleni kabullenemez ve reddeder. Bu noktada dil sadece söylenenleri değil de söylenilmezlerl dünyaya getirir
"Tasarımlayan söyleme edebiyattır, dünyanın ve yeryüzünün söylenmesi, on-lann kavga alanlarının söylenmesi ve ayrıca Tanrıların uzaklık ve yakınlığının yerlerinin soylenmesidir. Dil, dünyanın tarihsel olarak bir halka doğduğu ve yeryüzünün kapalı olarak korunduğu söylemenin gerçekleşmesidir Tasarımlayan söyleme, söylenilebilirlerin hazırlanmasında, böyle olarak söylenilmez ten dünyaya getirendir. Böyle bir söylemede, varlığın kavramları yani onun dünya tarihine aitliği tarihsel bir halka önceden verilmiştir" (Heidegger 2007 64)
sisteminde önemli kavramiardır. Yukarıdaki ifadelerde Z ' ise yeryüzü ile dünyanın çatışmasıdır. İşte biçim bu çatısr^l?. ''''^^ K! çıkandır (Heldegger 2007. 54). Genelde sanat özelde ise dünya İle yeryüzü arasındaki çatışmadan doğar. Yeryüzü gizievr> açığa çıkarandır. Eser çatışmayı bitirmez bilakis onu sürekli kılar, eLrin bu çatışmada yatar. Kendi içinde sakin eser, sakinliğini kendi özündeki manın içselliğinden alır" (Tepebaşlı 2007; 105). Edebî söylemde belidir^ iardan sapan, her zaman kullanılan 'alışılagelen' dilden farklı kendine ozg^ bir dil kullanılır. Gadamer edebî eserin dilindeki bu türden sapmaların edet metnin anlamını da genişlettiğini düşünür. Eğer "okuma yazılı olarak kalen> alınmış dilin tekrar dile getirilmesi şeklinde tanımlanırsa edebiyatın ve metnin anlamı daha geniş bir biçimde kazanılmış olur. Yazınsallıkta oluşan ara geçışiçf her durumda kök dil olayından sapmadır. Edebiyat, hele de edebi sanat eser olarak adlandırdığımız şey kendi başına olumsuz olarak tanımlanamaz. Ob ma, konuşulan bir kelimenin- bu kelime kendi iletişim gücünde devamlı zayıf latılmıştır- sadece kaleme alınmış halı değildir. Edebiyat hele de dilsel sar« eseri daha çok doğru bir okumayla kendiliğinden kurulmuş kelim^ır*tesettür sundu.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder