tesettür ve ahilik bilgi konusu

tesettür ve ahilik bilgi konusu 

Prof. Dr. KUyel, TUrkler’in ad (söz) ile varlık arasındaki ilişjkiyi dahasonm şöyle belirttiklerini söylüyor: “Yunus’un şu ünlü dizeleri ise dillerden düşmez: Söz ola kese başı/Söz ola bilire savaşt/Söz ola ağuh aşı/Bal ile yağ idebiı söz” (..)(agm, s. 517-8).
SÜMERLER’DE, KUTADGU BİLİG’DE VE TÜM TÜRK KÜLTÜRÜNDE KUT
Ongun’un kut anlamına gelmiş olduğu, Kutadgu Bilig’den sonra yazı), mış olan Edib Ahmed’in Aybet ul-Hakâik’inden de anlaşılmaktadır: ‘İlâhî! Öküş hamd ayur men sanga, sening rahmetinden umar men onga’. Tanrının rahmetinden merhamet umulur, yarlıgama beklenir. Tanrı yadigarsa, bunun anlamı Tanrının kut vermesidir’ diyor (agm, s. 519-20).
Prof. Dr. Küyel, şöyle devam ediyor: “Bilindiği üzere, Oğuz Beg, aynı zamanda, kırk günlük iken konuşmuş olan çok yakışıklı, çok kuvvetli efsanevî bir yaratıktır. Öyleki, akıllı, erkli biçim verici bir ilke olarak. Oğuz, ışıkla gelen ‘Altım kazüık Kız’ ile evlenince, bu evlilikten Gün, Ay ve Yıldızlar doğ muştur. —Sumerli kozmogonisinde, An’m emriyle, Lü’in Ki ile olan birleşme sinden canlılar (Bitkiler, Hayvanlar), Ug (Nur) ile birleşmesinden ise Ay,Gü neş ve Yıldızlar doğmuştur (..).
Esasen, Clauson (Dictionary; sg), kut'un töz anlamtna gelmiş olduğuna işaret etmiş bulunmaktadır. Ateş, Su, Toprak, Maden, Odun ‘Beş kut'tm.beş öğedir (..). Oğuz, aynca, ‘Uk kozmik insan’ tipini de oluşturmaktadır!..).
Türkler Müslüman olduktan sonra da, onlarda, ışığm kuta götüren yol olduğu hakkında, açık belirtiler görmekteyiz. Peygamberi göğe ulaştıran yol için Miraç TVâme’de, ‘Bir merduban gördüm nurdan...’, Mevlidde ise ‘Gördüler nurdan örülmüş merdîbân/Merdîbandan oldular göğe revân’ denmiştir. Kur’an-ı Kerîm'deki ‘Nûr Suresi’nin de etkisi altında, mevlîdlerde. Peygamberin Tanrıya ulaşması ışıklar içinde olarak tasarlanıp sunulmuştur”(agm, s. 521-2).
Daha sonra şu ilginç açıklama yapılıyor: “Oğuz Destaru’nda geçen. ışığın bUgi ve adalet, bilgelik ve Alplik (yiğitlik; ve böylece; tıpatıp, Eflâttın’un Devlet’indeki, bütün Fütüvvetnamelerde sürekli yer alan dört ilkesi! sg) ile birlikte giden bir kavram olarak felsefede, dUşünce tarihinin tâ başından beri, ağırlık koymuş olduğunu da ayrıca, gözlemlemekteyiz (Bizim savımızı da kapsayan, anlamlı bir saptama! sg).
Hammurabi’den yüzyıl kadar önce. Ur şehrinde, Ur-Natnmu’nun‘'""'inla-rı, Dadtış’a zamanına ait, Eş-Nunna‘mn kanunları ve İsin hüküm,d tar’ın kanunlarından sonra, Hammurabi’nin, kanunlarını, ‘Yeri yük hâkimi Tanrı Şamas’ın emriyle doğrulukparlasm’ temenni Güneş’e sunması, Mûsa Peygamber’in Tûr-u Sînâ’da, ‘Evâmi^ ışıklar içerisinde olarak alması, adalet ve İyi
l^j,vaf''*^!^'J|'jjjgibiyakü’ demesi, ‘Herm6tique’ yayınlarda ‘Evren-abl’göriişü, SümerliJer’de Ma (Me; sg)’lann emanetçisinin '^f^a^veya Enki veya İnanna olması, Keldanîler’in, Göğün Doğu
vermesi, hem de bilgisini edindirmesi, Aristoteles’in
'dinmeyi'’ bir akı (flux) nın aktığına inanması, Pannenides ve efçekliğ® Arabası’ ile ulaşması, Maniciler’in ‘İhtişam Sü-(lj^"'jbildendir"(agm, s.525).
Küyel. Siimerler’den aldığı konuyu; daha sonra, yer yer; Plotinos, Farabî, îbn Sma, Kutatgu Büig, Dede Koricut, Yunus Emre 1- 5^nnde örnekleyerek geliştiriyor.
”göriişünü ele alarak; “Plotinos, ancak Mısır’dan İran’a, bu, güney-inançlarının kaynaştığı ülkeye geldikten sonra Roma’ya dönüp ‘Su-i- ^ç'azan'yesi’ni neşretmiş, imparatorları, asilzadeleri etkilemiştir (İslâm’da
ujji'dfn sonra Sicistanî gibi bu tip bir misâl mevcuttur). Mitra inancının da Uijııdan Roma kapılanna Romalı askerler tarafından getirildiğini biliyoruz, b pşekilde Mezopotamyalılann da Gök’ün Doğu Kapısı’ndan devamlı bir tasavvur ettiklerini de biliyoruz’’ demektedir (agm, s. 537).
Oâa sonra; “İbn Smâ’da, dolayısıyla Fârâbî’de, ‘al-‘ Akl al-Fa’âl (Etkin thksgl’in Yunan kaynaklarında gösterilenlerden başka yerlerde muhtemel sdişeini ararken incelediğimiz Kut kavramı için, Türkler Müslüman olduktan ^ (»ıra, 1067’lerde yazılmış anıtsal yapıt Kutatgu Bilig'm de. bir anakronizma-11 düşülmeden, en önemli bir kaynak görevini üstlenebileceğine yukanda işa-,tı etmiştik (..).
KutatguBilig’in yazarı Yûsuf Ulug Has Hâcib’in Fârâbî’nin eserlerinin etlisinde kalmış olduğunu Sadri Maksudî (Prof. Arsal; sg). Hukuk Felsefesi Tari-I»derslerinde de söz konusu etmiş bulunmaktaydı (..). Caferoğlu (Prof. Ahmet; şl'nagöre, Kutatgu Bilig’in yazarı Yûsuf Has Hâcib devrin kültür merkezi olan Kaşgar’da yetişmiştir ve Matematik, Astronomi, Fizik, Kimya, Coğrafya, Geometri alanlarında bilgi edinerek devrinin en yüksek tahsil ve terbiyesini jöımüş, böylece, İbn Sînâ’nın ister istemez, öğrencisi olmuştur (..).
Bilindiği üzere Kaşgâr’da” Yûsuf Has Hâcib gibi bir kültür tarihçisi yanında, yine Kaşgârh Mahmut gibi ünlü bir Türk dilcisi de yetişmiş, o da aynı tarihlerde yüce değerdeki Divân’mı yazmıştır” demektedir (agm, s. 539-541).
Sonra “Kut” konusunda geniş incelemeler yaparak “Alp” kavramına geliyor ve şöyle devam ediyor: “Orhun Anıtlarında, kulun Tanrı tarafından, buyruklara değil, özellikle ve yalınız hükümdara bağışlandığı. Destanlarda ise, yeryüzündeki tek kutun Alp Er Tunga’da olduğu anlaşılmakladır (..).
Daha sonra Yunus, ‘Ölen hayvandurur âşıklar ölmez’ diyecektir. Herhal-plma değeri çeşitli kültür çevrelerinde, çeşitli şekillerde görülmüştür t, Samurai, Robin Hood, Wilhelm Teli, Jean
Âşık Paşa (XIV. Yüzyıl), alp kişiliğinde olan bir erin vasıflarını ve ihiiyjç larını şöyle sıraUunaktadır: Sağlam yürek, pazu, gayret, giyim kuşam, cins at, ok, yay, kılınç, süngü, sâdık ve sargın bir arkadaş. Hatırlanacağı üzere Ju merli alp hükümdar Kılkamış da ‘bengi su’yu ararken, yanına arkadaş olaray Güneşi ve Enkidu’yu almıştı.
Engin Asya topraklarında ‘ahd-i vefa’ya, arkadaşa duyulan ihtiyacın şij. deti ‘ahd ü vefâ’ Tanrısı olarak ortaya konmuştu (..). TUrkler İslâmiyeti kabu| ettikten sonra Alplik yeni bir içerikle görünmüştür (..). Herhalde dahasonrj OsmanlI saray teşkilâtında arkadaşın yerini ‘Nedim’ alacaktır. Sonra Gâzileri’, ‘Alp Erenler', ‘Müslüman Alpler’ terimleri doğmuştur.
Gençlerin yönlendirilmesi için kökü, ‘La fetâ illâ Aliyy’e, ‘fetâ’ya ve'fn. yân’a dayandırılan ‘Fütüvvet Nâme’ler yazılmıştır. Esnaf loncalan ile ilgik,,. rulmasına çalışılmıştır. Alpin bir mesleği olurdu. Alpin mesleği olma gelene, ği, tâ Mezopotamyalılarda da mevcuttu. İbadetine engel olan rüzgâr Şutu'nım kanadını kırıveren bir çeşit ‘alp’ olan Adapa fırıncı idi. Sufî ‘alp’ler arasında^ ‘hallâç’, ‘rakkâs’, ‘kassâb’, ‘attâr’, ‘sakatî’ olanlar vardı.
Alplerde efsanevî vasıflar kabul edilirdi. Öyle ki bunlar, ok atılsa değme, yen, ateşe atılsa yanmayan, atlarının dizginlerinden ‘kırklar, yediler’ eksilmeyen olağanüstü varlıklar sayılırdı. Hatırlanacak olursa Yunan mitolojisinde ve Homeros destanlarında da, böyle, ok atıldığında değmeyen ancak bir iki duyarlı noktası olan kahramanlar var idi; Herakles gibi, Aiskhilos gibi
Daha sonra, Osmanlı İmparatorluğu’nda ‘Evsat un-Nâs’ (Halkın Ortalaması; sg) tipi yeğlenecektir veya özellikle XIX. Yüzyılın sonunda, meselâ,bazı Servet-i Funûn şairlerinde olduğu gibi, ‘ilâhî-insan’ özlemi çekilecektir.Bütün bunlarla birlikte, Sûfîler arasında ‘Miskin Hacı Bayram, sen dünyayagönül verme/Bir ulu imarettir alma başına sevdayı’ diye seslenenlerde eksik olmamıştır. Batı’da, Orta Çağ sona ererken, alp tipinin Cervantes’in Don (Juichotle ve arkadaşı Sancho Pancha da yeni bir içerikle betimlenmiş olduğu da bilinmektedir (..).
Kutatgu Bilig’e göre Tanrı, evreni tüzce, yasaya (..) ve akıla (..) uygun olarak yarattıktan sonra (..), insanı ele aldı; ona, bilgi, akıl, anlayış, erdem ve dil verdi (..). (Evren, toplum ve insanın yaratılışı Sumerli kozmogonisi ile karşılaştırmayı telkin eden birtakım paralellikler göstermektedir). İnsan da, boyle-ce, doğaya getirip kültür ve uygarlığı ekledi (..).
Kültür tarihinde bilgiyi. Mısırlı veya Brahmana rahiplerinin yapmış olduk lan gibi, bir sır olarak saklamayıp, herkesle paylaşmak üzere ilkkezokull; açan kavmin, Asya’dan gelmiş ve dilleri Türkçe’ye benzeyen, hattâ dille içinde Türkçe kelimeler bulunan Sumerliler’in olduğu bilinmektedir!..).
Eski Türk Çağt’nda (M. S. V-X., XIII.), bilgeliğe ve b', bilgenin hükümdara ad olarak takılmasından da anlaşılı^-c}?.
kü- '^ıi; pr. Küyel, sonra şöyle devam ediyor; “Kutatgu BiHg'e göre, acaba, ‘'’e- ,„j,ıdoğuştan mıdır (..)? Bu soru, aslında, kut’un tesadüfi olup olmadığı-
0İiikle insana tesadüf eseri gelip gelmediğini, verilip verilmediğini, hem yfljaıı® kendi kutunu yaratıp yaratmayacağını sormak demektir llaiırlanacağı üzere, Nûs Apathes de, Aristoteles ’e göre, ‘dışarıdan ’ (Tura-7)e fiisdiyordu ve, Tanrı, akılı, ‘ruhta, bir ışık gibi’ yakmıştı. Burada, Mezopo-
vgjuu, özellikle Sumerli inançlarda ‘can, soluk, nefes’i Tannça Aruru’nun in-
ijj jjjınçamuruna ‘dışarıdan’, kendi nefesinden üfleyerek verdiğini de hatırla-îiiuv|un olur (..).
fmiguBiIiğdeki bu herkesi kuta lâyık gören zihniyet, Türk toplumunun, 0İ)'Usız, sınıfsız, kastsız olduğu, özellikle, kendi içinde köleliği tanımadığı sifeğini doğrulamaktadır. Bu zihniyet, insanları ‘ârî’ olanlarla olmayanlar, ıfva ‘serf-feodaTaristokrat’ veya ‘köle-yabancı-yurttaş’ ayrımlarına da yatan kalmaktadır” (..).(agm, s. 554-555).
Felsefeci! incelemeler derinleştirilerek şöyle deniyor; ‘‘Fârâbî, Tann’dan lajka bütün varlıklarda öz ile tözü (ferdî varlığı) Aristoteles’in yaptığı gibi, ımnlıkî olarak değil, gerçekten ayırarak bu karanlık noktalan aydınlatmaya (alışmıştır (..).
Bilindiği üzere, Sokrates’ten önceki filozoflara göre, bütün değişmelerin ve görünüşlerin arkasında ve temelinde gerçekliğin tâ kendisi olan, ama. henüz şekil almamış bulunan bir Arke - Ana Madde vardır. Bu, Sumerlilerin .N’in-Kursag’ıdır (..). Sumerli için Nin-Kursag’dan süt emmemiş hiçbir Nig yoktur. Hattâ, arke, Füsis’in lemelidir”(agm, s. 558-559).
FARABİ; ON AKE. DOKUZ FELEK, EDİLGİN, ETKİN VE HEP ETKİN AKIL
de devam ediyor; “Böyiece, Aristoieles’e göre Meyerson’un telkin gk istediği anlamda, varlıkla düşünce arasında bir identite fözdeş-kur (..). Nûs Apathes yani ‘al-‘ Ak! al-Fa’âl' olmadan insanlar-tesettür

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder