tesettür ve felsefe bilgiler
geç dönem skolastikçisi Gabriel Vasquez (ölümü: 1604) dokun tanrısal istençten de, tannsal akıldan da bağımsız olduğuna miştir ve bu görüşüyle, modem hukuk felsefesinin kurucusu Rg^ us (1583-1645)’u hazırlamıştır. Grotius'a göre doğal hukuk, onuTan^ nın koyup koymamasından bağımsız olarak hep vardır. O şöyle dt^ "Tann olmasaydı ve insani şeylerle ilgilenmeseydi bile, doğal huloıi yine de olacaktı." Tann matematiksel doğrulan nasıl değiştiremezse, bu değerler nasıl ki onun kutsal varlığından bağımsız olarak varsalar, doğal hukuk da kutsal varlıktan bağımsız olarak vardır. Öyleyse,doğal hukuk, teolojik temellendirmelerden kurtanimalı ve sadece dünyasal yasalar ve hiç kuşkusuz insanın empirik doğasına uygun bir şey olarak görülmeliydi. Doğal hukuk, insan aklının, insanın toplumsal niteliğine uygun olarak saptadığı kurallar toplamıdır.tesettür Doğal hukuk, aklın emiei-tiği kurallardır. Ama Grotius, bir eylemin akılsal hukuk kurallannauygun olmasını Tannnın da istediğini belirtir ki, onun öğretisinde de idea-list-rasyonalist ve istenççi pozisyonların karşıtlığı tekrarlanmış olur. Ama onun hukuk kavramını teolojiden kurtarmış olması, onu modem hukuk felsefesinin kurucusu olarak görmemizi sağlamaktadır.Teolojiden bağımsızlaşmakla birlikte. Yeniçağın doğal hukuk anlayışında da idealist-rasyonalist ve istenççi kutuplaşmalar devam eder. İdealist çizgi nihai şeklini Lebniz (1646-1716)'de bulur. Onun felsefesinde evren bir sistem olarak konumlanır; bu sistem evrensel akıl yasa-lanna dayalıdır ve böyle olunca, hukuksallığın ölçütü de değişmez bir akıl kuralı olacaktır. Bu kural nesnelerin değişmez doğasında ve sonsuz doğrulukta temellenir ki, bu haliyle geometri ve aritmetiğin ilkeleriyle türdeştir. Görülüyor ki, bu öğretide insan doğasına doğrudan dayanma artık söz konusu değildir ve hatta Leibniz, ancak formel, içeriği boş kurallan doğal hukuk normları olarak adlandırmak ister ve bu konuda Aristoteles'i izler. Bu tutumuyla o. Yeniçağın öbür idealist sistemlerinin temsilcilerinden, örneğin Grotius ve Chr. Wolffdan aynlır Yukanda Grotius'ta gördüğürmiı bunlar, bir doeal hnio.ı- feı
"akıl hukuku"nu, belli antropolojik ön-koşullara bakarak türetmeyi denemişler ve bu ön-koşullara, içerikli hukuk normları olarak erişilebileceğine inanmışlardır. Ama her iki yönelimde de, tüm idealist-ra.syona-list doğal hukuk öğretilerinin ortak özelliğini saptamak mümkündür: Doğal hukuk normları, insan doğasına uygun (ki bu doğadan hep bir "akılsal doğa" anlaşılır) genelgeçer ve değişmez ilkelerdir.
Yeniçağın idealist-rasyonalist doğal hukuk öğretisine karşılık, is-tenççi doğal hukuk öğretisi, özellikle Thomas Hobbes (1588-1679) tarafından temsil edilir. Hobbes, din savaşlarının, köylü ayaklanmalarının Avrupa'da en yoğun olduğu bir dönemde yaşamıştı. Bu yüzden o, insanın neliğini akıldan yola çıkarak belirlemek istemedi. Tam tersine, insanın neliğini yapan şeyin bir güce ve iktidara ulaşma çabası olduğunu belimi. Bu çaba, başka insanlarla birarada ve onlara karşı olarak yürütülmek zorundadır. İşte, ortada adına "devlet" diyeceğimiz bir düzenleyici güç yoksa, insanlar yaşamlarını bir karşılıklı korku içinde ve "herkesin herkese karşı savaşı" (bellum omnium contra omnes) halinde sürdüreceklerdir; çünkü "İnsan insanın kurdudur." (Homo homini lupus.) Hobbes'un hukuk felsefesi (ve aynca devlet ve siyaset felsefeleri) alanındaki en önemli katkısı, hukuku, sadece oluşturulan bir düzen olarak görmesi, onu sadece böyle bir düzen olarcik kendi taşıdığı değere dayandırması olmuştur. Bireyleri koruyan bu düzeni, Hobbes'a göre yüksek ve sınırsız bir güce sahip olduğu sürece, ancak devlet gerçekleştirebilir. Öyle ki, yurttaşlar, devletin başvurduğu düzenlemeleri, örneğin bu düzenlemeler kendi yüksek normlarına (örneğin dinsel inançlarına) uymaması, hatta karşıt olması dolayısıyla, asla gözardı edemezler. Hatta, iyi ve kötü için ölçüt aranacaksa, yasa koyucunun önerdiği ve buyurduğu herşeye iyi, önermediği ve çeşitli yaptırımlarla önlemek istediği herşeye kötü demek gerekir. Aslında ilginçtir ki, Hobbes'ta da. Ortaçağ istenççiliğinde olduğu gibi, insan eylemlerini düzenlemesi gereken kurallar, herşeyi yukandan düzenleyen bir istence bağlanır; ama burada tannsal istencin yerini devlet istenci alır. Böylece bir doğal hukuktan anlaşılan şey şu olur; Bir üst güç (devlet) tarafından konulmuş (pozitif) düzenin zorunluluğu.
kanttan bu vana hukuk FElSEFtsl
Kant'ın bilgi eleştirisi, genel olarak felsefe için olduğu kad ğal hukuk öğretisi için de bir dönüm noktasıdır. Çünkü bu eleş,!''^ sanın empirik doğasını oluşturan öğelerden yola çıkılarak mutlak runluluk taşıyan genelgeçer ölçütlere yükselmeyi de; aklın, değışm, ve sarsılmaz etik ilkeleri tek başına bilebileceği gibi bir görüşü deyaj. sır. Böylece, kendilerinden kalkılarak bir ideal doğal hukuk öğretisi ve. ya bir istenççi doğal hukuk öğretisi için hukukun zorunluluğununçı. karsandığı her türlü ön-koşullar veya tasarımlar bir yana atılır. Kanı için doğal hukukun içeriği üzerine ikibin yılı aşan tartışmalar verimsit kalmıştır. Durağan, tüm konulmuş (pozitif) haklann ölçütlerini bann-dıran bir ideal hukuk yoktur ve bir ideal hukuk tasanmı, asla insanın doğal neliğine dayanılarak elde edilemez. Böylece Kant, içerik olarak
bir doğal hukuku yadsımış olur.
Ama aynı zamanda doğal hukukun geçerlilik iddiası da soru konusu yapılır.tesettür Görüldüğü gibi, daha Hobbes ön plana pozitif hukuku çıkarmış ve bu pozitif hukuk düzenini daha üstteki dinsel inanç ve ölçütlere dayandırma tehlikesiyle savaşmıştı. Onu izleyen dönemde de, hukukun özünde ancak konulmuş bir şey olduğu, onun sadece konulmuş olmak la kalmayıp, duruma göre ikame edilebilir, değiştirilebilir bir şey oldu ğu görüşü ileri sürülmüştür. Yani Hobbes'tan beri zaten genelgeçer hu kuk anlamında bir doğal hukuk tasarımı ortadan kalkmaya başlamıştı Ortaçağda insan eylemlerine ilişkin her türlü hukuksal, ahlâksal, poli tik problemler, nihai olarak bir doğal hukuk öğretisi altında ele alınmış tı. Kant ise, doğal hukuku yadsımakla, herşeyden önce etiği böyle bir bağımlılıktan kurtarır. Onun etiğinde tannsal akıl ve tanrısal istencin yerim insan aklı ve insan istenci alır. Etik, artık, insanın kendi aklından türettiği ve kendi istenciyle bağlandığı ilke ve normlara dayalı eylem-lennı konu alan bir disiplin olarak kurulabilir. Böyle olunca tek bir hu kuk yanı ancak insanın koyduğu ilkelere göre düzenlenm. J k
h.kulc olabilir. Ama ba llkel.rio İcandileri d. bir ^1, *
çözümlemenin konu-
sudurlar. Bu ilkeler, insanın akılcı yoldan ve isteyerek koyduğu şeyler olmalan bakımından, aslında ahlaksal niteliklidirler. İşte bu yüzden, geleneksel doğal hukuka karşılık olabilecek ve onun yerini alabilecek olan şey, bir ahlâk öğretisi olarak hukuk etiği olabilir. Normatif çalışacak böyle bir hukuk etiği, "doğru" bir hukukun ne olması gerektiği sorusuna yönelebilir. Bir "gereklilik"ten hareket ettiği için de, böyle bir hukuk etiği, konulmuş ve yürürlükte olan hukukun, bazı ideler (örneğin, "özgürlük" ve "eşitlik") altında bir eleştirisini de kapsar.
19.yüzyıl başlannda doğal hukuk düşüncesinin bir genel değerlendirmesi yapılır. Alman Tarih Okulu ve bu okul içinde "hukukun tarihsel kuramı'nm geliştiricisi olarak Kari v. Savigny (1779-1861) hukuk olgusunun tarih boyunca geçirdiği evreleri ve olgunun çeşitli görünümlerini derinliğine çözümler. Hegel'in felsefesinde doğal hukuk düşüncesi bir kez daha ele alınır. Hegel'in çözümüne göre, hukukta pozitiflik (konulmuşluk) ile idealite, tarihsellik ile mutlaklık aynı ölçüde hesaba katılmalıdır. Tarih, çeşitli gelişim basamakları içinde zorunlu ve akıl-sal bir süreç olarak, ama tamamen ahlaksal yönden belirlenmiş bir il-keye göre ("özgürlük") kavranılır. Tarihsel değişme, her çağda değişen ahlaksal ilkelerin çokluğuna göre değil, ancak böyle yine ahlâksal ama mutlak bir ilkeye göre anlaşılacaktır. Böylece tek tek pozitif hukuklar, bir mutlak hukuka doğm gidişin halkaları olurlar. Ama bu çözüm, He-gel'in metafiziğinin dağılmasını önleyememiştir. Tarihsel materyalizm, tam tersine, hukuku ekonomik ilişkilere dayalı bir üstyapı kurumu olarak kavramış, hukuka burada bir değer tanımıştır. Ama onun hukuku böylesine bağımlılaştırması verimli olmamıştır. Yine de tarihsel materyalizmin etkisiyle, 19.yüzyılın ikinci yansından sonra, daha önce yüzyılın ilk yansında Alman Tarih Okulu tarafından ele alınmış olan bir konu, yani "iktidar" konusu politik egemenlik-hukuk ilişkisi açısından yeniden genişliğine araştınimaya başlanmıştır. Bu araştırmalan yönlendiren ana tutumlardan birisi hukuksal pozitivizmdir. Bu tutuma göre, hukuk (ve artık anlaşılabileceği gibi, sadece pozitif hukuk) bilimsel araştırmanın konusu olmalıydı ve hukuk felsefesinin yerini bir genel-tesettür

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder