tesettür ve felsefe bilgilerimiz

tesettür ve felsefe bilgilerimiz

 hukuk öğretisi almalıydı ve bu öeretinir. lan veya hukuk düzenlerinde ortak olan tırmaktı.
Pozitivizm için, yasa koyucunun, her seçtiği kurahbu w nuşturme olanak ve yetkisi vardır. Hukuk, konulmuş olduğu için hukuktur ve onu geçerli kılmak için başb meşrulaştırma girişimlerine ihtiyaç yoktur.tesettür Onu geçerli kılacak güç devlettir. Önemli olan, devleti elinde bulunduranlann, ikudai^ güçlerin, konulan kurallan (yasalan) kötüye kullanmalanm cmle^ıy^ mekanizmalar geliştirmektir. Hukuksal pozitivizme karşı olaıak ^jj yüzyılın başlannda yeniden bir "doğru" hukukun ne olduğu sorusu,kt dolf Stammler gibilerince gündeme getirildi. Bu konuda,
Hans Kelsen'in "saf hukuk öğretisi" türünden salt formel ifadeleıefc yatılmış hukuk öğretisi de bulunan çeşitli öğretiler geliştirildi.'Itıiı Kantçı hukuk felsefesi ise, buna karşılık, bir "doğru” hukukkonusuuûı asla genelgeçer ve içeriksel yanıtlar olamayacağım ileri sürerekbirhu-kuksal görecilik anlayışı geliştirdi. Bu mutlakçılık ve görecilik,y\t\e4t bir ölçüde hukuksal pozitivizmin içinde aşılmıştır. Bir kezpoziti\istlw, hukuku, hiç de kesin ve belirli bir anlamı olmayan bir hukuk idesk dayandırmaktan kaçındılar. Buna karşılık onlar, pozitif hukukun bağlı-yıcılığını meşruleıştırmayı denediler. Gustav Radbruch şöyle der. ?o-zitif hukukun geçerliliğini sağlayan şey, sadece, bu geçerliliğin güvenceye alınmış olmasıdır... Çatışan hukuk anlayışlan arasında korunma! gereken uzlaşım, hukukun, herkesin herkese karşı savaşına son ver bir düzen olarak geçerliliğidir." Yeni Hegelcilik de buna benzer bir yi laşıma sahiptir. O da, mutlak bir hukuk idesi yerine somut bir hü İdesi koymak ister. Hatta böyle bir hukuk idesi, ancak pozitif hv içinde gorunum kazanabilir. Hatta böyle bir hukuk id. rak pozit.f hukukun içine yerleştirmek iç,n yasa k„ ' kuku aşan her türlü spekülasyondan kaçınmLı
Günümüzde Katolik ahlâk teolojisi içinde, Thomasçı doğal hukuk düşüncesinin yeniden canlandmlmaya çalışıldığı görülmektedir. Protestan (özellikle evangelist) teoloji ise, istenççi açıdan bir hukuk teolojisi etkinliği içindedir. Teolojik çahşmalann dışında, Max Scheler ve Nicolai Hartmann'ın kendi içerikli değer etikleri içinde doğal hukuk problemine eğildikleri saptanabilir. Bu öğretinin ilginç yanı, Kant'ın etik için birincil kıldığı ahlâk yasasına, ancak, değer bilincinden çıkan bir ikincilik tanıması olmuştur. Öğretinin ana çabası, değerleri içerikli ve nesnel yapılar olarak kabul etmekle, Kant'ın formalizmini kesin olarak aşmaktır. Değerler, öznel istenilebilirlikten bağımsızdırlar ve a priori bir sıradüzen (hiyerarşi) içinde bulunurlar. Böyle olunca, ahlâk alanında olduğu gibi, hukuk alanında da, hukuk ilkelerinin ana taşıyıcısı olurlar ve yasa koyucu bu değerlere bağlı olarak çalışır. Böylece Scheler ve Hartmann, mutlak hukuksal değerlerden söz etmekle, geleneksel doğal hukuk düşüncesindeki mutlakçılık eğilimini sürdürmüş olurlar.
Hukuk felsefesindeki bu çok çeşitli kalkış noktalanna baktığımızda, şurası artık açıktır ki, günümüzde bir doğal hukuk düşüncesinin yeniden gündeme gelmesi ve modem hukuk düşüncesinin yerini alması beklenemez. Hukuk problematiğini insanın doğasından çıktığı söylenen normlara göre çözmek artık söz konusu olamaz.tesettür İki bin yıllık doğal hukuk düşüncesinden günümüze kalan en önemli kazanım, Kant'ın, hukuk problematiğini insandan kalkan bir etik konumlama içindeki kavrayışıdır. Bu kavrayışa göre, insanı insan yapan gösterge, onun kendi kendisini belirleyebilmesi, onun bir ahlâksal kişi olmayı deneyebil-mesidir. Kuşkusuz buradan kalkılarak somut hukuk normlan elde edilemez. Çünkü Kant'ın da belirttiği gibi, herhangi bir kişisel kavrayış ve tutum, herkes için belirleyici bir empirik (bu anlamda, özneler-arası) geçerlilik taşımayabilir. Ama burada şunu asla unutmamak gerekir: İn
yan b,r anlay, /a gel.jnntaiş hukak no™w, asla , hele onlar zorla uygulamyorlanıa. Çünkü insanlar huLl "^ ancak ahlaksal k/şi olarak "sornmlu" tulnlabilirler, ao, !,.>■ ğil. Bu bakış açısından kalkıldığında, pozitivistlerin dediği hukukun doğruluğunu sağlayacak hiçbir doğal hukuk ilkesi yj ama bir pozitif hukukun geçerliliği, sadece devletin yaptınmcı dayanamaz; hatta daha çok ahlaksal kişiler olabilmiş yurttaşlannöş ve sorumlu onaylarına da dayanır. İşte bu sınır, pozitif hukukun bağij. yıcıJık değerinin de aşıldığı yerdir.
Bu Kantçı konumlamadan baktığımızda, içeriklideğeretiğiningt. ieneksel doğal hukuk normlarına benzer "hukuksal değerler densözeı mesi de temelsizdir. Bu etik tarafından işaret edilen değerler, insandan tamamen bağımsız şeyler olarak görülemezler. Tersine değerler, kiji (ahlâksal insan) olarak bize bağlı ve bizden çıkan şeylerdir. Buna göre değer, insanın dışında bir şey değil, tam tersine, onun kendi kendisin gerçekleştirme sırasında kendisi için ihtiyaç duyduğu ve yaşamına geçirmeye çalıştığı şey olarak anlaşılmalıdır. Bu yüzden içerikli değerctı-ği, herşeyden önce tarih bakımından açıkta kalmaktadır. Çünkü tanlı, insanlann zaman-üstü ve genelgeçer değerlere değil, her dönemde kendileri için ihtiyaç duyduklan ve çok çeşitli tarzlarda yaşamlanna geçirmeye çalıştıkları değerlere göre eylediklerini gösteriyor. Bu açıdan bakıldığında, hukuk da, her çağda insanlann belli değerlere göre yarattıkları bir şeydir.
Varoluşçu felsefe de, insanın insan olarak göstergesinin, onun kendi kendisini gerçekleştirmek olduğundan hareket eder. Bu felsefede insan, bir öz, kendisini kendi varlık olanaktan içinde oluşturan ve kendi eylemi içinde oluşturduğu şeydir (ekzistens). Ne var ki, insanın kendi kendisini gerçekleştirmesi, sadece bireysel bir olanak olarak mevcut değildir. Böyle bir bireysel olanak üzennde direniJdi mı insanlar arası bir düzen olarak hukukun anlamı dışlanmış olur Rir c /. T için, bu nedenle varoluşçu iddialardan hareket etmek Çünkü bir hukuk düzeni için, insan önce "ton/ ''^nmlı olamaz.
P umsal kişi" olarak kav-
düşünceden sökülüp atılması için bir bahane olamaz; hele bu
doğrudan doğruya kendi yaşamımıza ilişkin ise. '
TARİH FELSEFESİNİN HIRİSTİYANLIĞIN TİNİNDEN VE PROBLEMLERİNDEN ORTAYA ÇiKışj
Kuşkusuz Avrupa felsefesinin tüm büyük düşüncelerini daha01, ceden ortaya sermiş olan Öreklerde, buna karşılık, özgün anlamıylabj, tarih felsefesine rastlayamıyoruz. Öreklerin tüm düşünce veethoslan-na egemen olan bir bakış açısı vardı ve bu açıdan bakıldığında, tarihsel süreç, ancak, tek bir özden, yani doğal durumdan rastlantısal olarak sapmış bir süreç olarak görülüyordu. (Yorck von \Vartenburg: Bilinçli-lik ve Tarih, 1891/1956.) Öreklerin felsefi ilgisi,tesettür ancak kalıcı olan şeylere, kalıcı olandaki özelliklere, değişmez olanlara yönelikti. Çünkü onlar için felsefi bilgi, doğruluğunu ve varoluşunu, ancak bu gibi şeylerin bilgisi olmakta bulabilirdi. Bu durumda gelecek ve geçmiş, ancak yüzeysel (görüntüsel) bir evrenle ilgili şeylerdi ve bu ikisi hakkında da felsefe, daima en yüksek bilgiye (kalıcı olanın bilgisine) erişmek zo-mndaydı. Aynı şey politik dünya için de söz konusuydu.tesettür Hiç kuşkusuz Platon da, Aristoteles de, değişik devlet biçimlerini tipleyen bir tarz geliştirmişlerdi; ama ne var ki, onlara göre, politik dünya üzerine geliştirilmiş olan tüm bu tipler, aslında tek, biricik, gerçek ve doğru bir devlet/ormanun çözülmüş görüntüleriydiler- Ama çözülmüş şeyler de olsalar, onlar yine de form idiler. Bu yüzden bu devlet formlan, yeni olan hiçbir şey içermeksizin, her zaman geçerliliklerini korurlardı. İnsani olup-bitmeleri de doğal süreçler gibi yorumlayan bu tablo, döngüse! bit tabloydu. Öreklere göre, bu döngüsel süreç içinde devletlerin kaderi de belliydi. Devletler, yaşamlan boyunca, değişmeyen, aynı kalan bu formlar içinde, bunlardan birinden öbürüne boyuna dönenip dururlardı.
İnsanın zamanın ve insani olup-bitm-|*|iteliği ile ilgin yeni bir tasanma ulaşması, ilk kez HırisUyanl^Sj^l^^mümkün olmuştur.
Daha doğrusu bu yeni tasanm, Batıhlann bilincine Hıristiyanlıkla girmiştir, Hıristiyanlık iki bakımdan bir tarihsel dindir; Bir kez o, kendisini, geçmişte kalmış olan olaylara dayalı olarak "zamanın içinde" temellendirilmiş bir din olarak görür. Öbür yandan o, insanların belli bir andan sonra yaşamaya başladıklan süreç üzerine tarihsel bir bakış geliştirmiştir. Çünkü İsa, kendisini, belli bir zaman noktasında insanlara göstermiş ve gelecekte yine gösterecek olan bir şey (Mesih) diye tanıtmıştır. Böylece Hıristiyanlıkla birlikte, geçmişten belli bir "son"a doğru giden bir "tarihsel zaman" kavramı Batılının düşüncesine girmiş oluyordu. Yani insani gerçeklik, ilk kez bir "tarihsellik" kazanmış oluyor, insan tarihe -pek tabiidir ki Hıristiyanlığın dinsel bakış açısı altında-yöneliyor ve giderek insanın kendisi doğrudan doğruya "tarihsel" bir şey olarak kavranmaya başlıyordu. Yapıtıyla, "insani zamanlılık" konusunda yeni bir bilinç getiren ve bunu derinliğine işleyen ilk düşünür ise Aurelius Augustinus (354-430) olmuştur. O, ilk tarih filozofu, ama daha doğrusu ilk tarih teoloğudur.
Augustinus, dindışı felsefe tarafından geliştirilmiş olan "yararsız döngüsel süreçler hakkındaki temnsız öğretiler"! değişik bir tarih tablosundan hareketle eleştirmiş ve Tanrı Devleti (De civitate Dei) adlı yapıtında dünyasal olayları tannsal-kutsal devlet açısından yorumlamıştır. O, dünyasal olayların ardında kendine özgü bir süreç, görünmez bir tann devleti olduğunu ve bu Tanrı devleti (civitas Dei) ile yeryüzü devleti (civitas terrena) arasında kesiksiz bir savaş bulunduğunu söyler. Ama bu savaş devletler arası savaşlar, devrimler türünden politik bir savaş da değildir. Bu saveış, insanın kalbinde süren bir savaştır. Savaşın sonunda, "ışığın çocuklan", yani Tann devletinin uyruklannın zaferi ve "karanlığın çocuklan", yani yeryüzü devletinde yaşayanlann yenilgisi söz konusudur ki; yenen ve yenilen Eskaton'da, yani kıyametten sonraki tann mahkemesinde belli olacaktır. Yenilenler için sonsuz cehennem azabı, yenenler için sonsuz mutlu bir yaşam orada kararlaştın-^caktır. tesettür

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder