tesettür ve felsefe konumuz
ulaşmak, artık tam olarak tadamayacağı "doğal mutluluk’unun yerine bir 'ahlâksal mutluluk"u gerçekleştirmektir. Hatta Rousseau bu görüşleriyle, ilerlemenin mutsuzluk getireceği şeklindeki bir görüşü de yadsımış olur ki, daha sonra Romantikler, kendisini bu yönden izleyeceklerdir.tesettür Rousseau, -kendisinin de açıkça farkında olduğu gibi- çağının egemen ide ve idealleriyle bir çok bakımdan karşıtlık içindedir. Buna karşılık, G.E. Lessing (1729-1781), Aydınlanmacı
iyimserciliğin en coşkulu temsilcilerindendir. Onun modern tarih felsefesinin doğuşuna katkısı, 1777/1780 yıllarında yayımlanan İnsan Soyunun Eğitimi adlı yazısıyla olmuştur. Bu küçük yazıda Lessing, açınlamacı Yahudi ve Hıristiyan dinlerini, insanlığın tüm gelişimini tannsal ölçütlere göre yorumlayan dinler olarak gösterir ve Yahudilik ve Hıristiyanlık dönemlerini artık yeni bir dönemin izlemesi gerektiğini belirtir. Bu yeni dönem, insana, bir açınlamanın konusu olan insan-üstü hakikatler altında değil, artık bizzat yine insanın kendisinden hareketle ve bağımsız bir akıl ile eğilecektir. Dinsel eğitimin pratik yaran aslında bir hammadde halindeki insanın adım adım ahlaksal bir yaşama ahştmlmasını sağlamak olmuştur. Örneğin insandan, önce Tanndan gelen emirlere mutlaka boyun eğmesi istenmiş (Eski Ahit); daha sonra ahlâklı olmasını sağlayacak davranışlarda bulunması talep edilmiştir (Yeni Ahit) ve bu dünyada saf bir yüreğe sahip olanın, öbür dünyada mutlulukla ödüllendirileceği onun kafcisına yerleştirilmiştir. Lessing'e göre tüm dinsel dogmalar, henüz kendisine güvenemeyen bir insanlığın gereksindiği ve sırtını dayadığı destekler ve köprüler olarak görülebilir. Oysa kendisine güvenen bir insanlık için bu dogmalann beslediği her türlü umut boştur ve insanlık için (dinsel bakımdan da) en yüksek basamağa, ancak, insanlann iyiyi iyi olarak isteyip bu iyiye ulaşmalarıyla erişilebilir. Bu tannsal iyi dinsel açınlama ile değil, tiklin ışığı altında görülebilir ve bu iyinin mutlaklığını ancak akıl kavrayabilir. Lessing'in bu görüşlerinden, daha sonra Hegel, Hıristiyan öğretisinin spekalütif akıl yardımıyla doğrulanmeısı çabasında etkilenecektir.
Johann Gottfried Herder (1744-J803)'in tarih felsefesi ü,en zılarının etkisi çok büyük olmuştur. Bu yazılarda çok zengin bır^ sel malzeme dahice bir bakış altında elden geçirilip şiirsel birduy^ hkla işlenmiştir. Herder'de çağının rasyonalist-mekanisi eğilimineid|' şı eleştirel bir tutum vardır ve o çağının sarsılmaz ilerleme inancı ilcç,. tışma içindedir. O da Rousseau gibi insanlık tarihinin ilk dönemlenn tutkuyla bakar. O, çağının kozmopolitizmi karşısında, ulusal özcllildt, re, o ana kadar ihmal edilegelmiş olan halk şarkılarına, geleneklere ön. çelik verir ve her çağ ve ulusun kendi özellikleri içinde tanınması ge. rektiğini vurgular. Ama aynı Herder, ulusların en yüksek değerleriara-sında yine de dünya tarihinin hedefi olarak hümaniteyi her şeyin iistil-ne koyar ve bundan, yetkinleşmiş bir insanlığı ve tüm insanlann har-monik birliğini anlar. Yani hümanite, her dönem ve çağda uluslam kendilerine koydukları ve erişmeye çabaladıklan amaçlar içinde görii-lebilir olan bir şeydir. Bu yüzden Herder'in en yüksek ilgisi, Hegelle karşıtlık içinde, ulusların ve çağlann kendilerine özgü bireysellıklenne yönelmektir. Bu uluslar ve çağlar, birbirlerine zincirlenen halkalarola-rak değil, tersine kendi başlarına değer taşıyan şeyler olarak görülürler. "Bir çemberin merkezi gibi, her ulus kendi mutluluğunu kendi odağın da bulur." Bu formül, daha sonra Ranke tarafından Hegel'e karşı etkin biçimde savunulur.
Hegel'in doruğuna ulaştırdığı Yeniçağ tarih felsefesinin gelişimi içinde Kant (1724-1804)’ın özel bir yeri vardır. Kant, "Dünya Yurttaşlığına Yönelik Bir Genel Tarih Üzerine Düşünceler" (1784) adlı yazısında doğanın insanlık için öngördüğü bir akılsal plandan sözeder. Doğanın bizden beklediğini kavrarsak, bu planı keşfedip sezmek ve böy-lece onun sağladığı ışık altında görünürdeki tüm çelişkileri anlamak mümkün olur. Çıkış noktası şu tümcedir: "Yaratılmış şeyler, tüm doğal donatımlarıyla, önceden konulmuş ve amaca uygun bir gelişim göstermek üzere belirlenmişlerdir." Ancak insanın en önemli doğal donatımı akırâıv. Akıl, güdülerin zorlayıcılığmdan bağımsız olarak, insanın kendisine özgü bir kavrayıştan yola çıkarak eylemlerini
güdülerini ihmal edebilme yetisidir. İnsanın doğaya kendi eliyle biçim vermesini sağlayan bu yeti, ne var ki, başlangıçta ancak bir potens, bir imkân halindedir. Bu imkânın kullanılması, ilk kez ve ancak bir insan topluluğunda, yani öbür insanlarla birarada iken olur. Bu konuda Kant, Rousseau'nun insanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı'nda belirttiklerine katılır.tesettür Ama Rousseau, insanın doğallığını yitirmesini kendisini dıştan çevreleyen toplumsal koşullara bağlayıp aslında akıl-öncesi durumun kuşkusuz daha mutlu bir dönem olduğunu söylerken; buna karşılık Kant, insanlığın, aklını kullanmasını gerektiren bu adımı atmak zorunda olduğunu ve kaçınılmaz olarak, insanlığın mutluluğa ulaşmasının ancak bu akılcı adımdtın filizleneceğini belirtir. Banş içinde birarada yaşamak için ihtiyaç duyulan bir düzen, bir devlet ya da cumhuriyet konumlayabilmek için, işbilir insanların tutkulu doğaları kuşkusuz bu konuda bir yardımcıdır. Ama Mandeville ve Hobbes anımsandığın-da, Kant, "toplumdışı toplumsallık"ı, yani bir hukuk devleti düzeninin bencil bireyler arasındaki çıkar çekişmelerine göre oluştuğu düşüncesini benimsemez. Çünkü daha yüksek bir ahlâklılığa giden yolda atılacak ilk adım, ancak bir ahlâksal hukuk devleti düzeninde mümkündür. O bu noktada yaratıcı doğanın insani tutkuları daha yüksek bir ahlâklılığa yönlendirmesindeki bilgeliğe hayranlık duyar ve gelecekteki gelişmenin, tıpkı geçmişte tek tek bireylerin bağımsız devletleri meydana ge-timıiş olmalan gibi bağımsız devletlerin de aralanndaki çatışmaları bir yana bırakarak aynı tarz içinde bir dünya cumhuriyetine dönüşmesi yolunda olmasını diler. Ama sürekli barışı garanti edecek olan bu cumhuriyetçi dünya devleti de, Kant'a göre, başlıbaşına bir amaç değildir; tersine böyle bir dünya devleti ttısanmı, aslında insanlığın ahlâksal yetkinliğe ulaşması için öngörülen bir idealdir. Lessing'te olduğu gibi Kant ta da ilerleme, ahlâklılıkla ilgilidir; içeriksel bir şey olarak mutlulukla değil. Ama Lessing, gelişmenin motoru olarak insan anlığının
tesettür şeyin, daha sonra Hegel'de yeniden göreceğimiz, ama daha deville ve ekonomi-politikçilerin kuJlandıklan bir deyimle da "doğa'nın) hilesi" olduğunu söyler. aklini),
Tarih felsefesi, doruk noktasına Georg Friedrich Wilhelnı[ı (1770-183l)’in derin içerikli yapıtında ulaşır. Şimdiye kadarşöy!^ değinmiş olduğumuz tüm motifler ve düşünce modelleri, Hegel'iny, pıtında yeniden meydana çıkarlar ve son derece sıkı bir diişiitKe aj içinde yerlerini alırlar. Bunlardan bir kaçını sayalım; Hıristiyanlıkla birlikte doğmuş bir şey olarak zamanın ve insanın tarihselliği; Bossa et'da rastladığımız bir şey olarak tannsal kayranın dünya tarihini belir-leyen güç olduğu inancı; Aydınlanma çağının akıla, akıi'm kendi bay-na herşeyi bilebileceğine olan inancı; insani tutku ve antagonizmlerin, Tanrının bir hilesi ile bir iyinin gerçekleşmesine hizmet ettikleri inancı; ve son olarak. Alman filozoflarında (Kant, Fichte, Schelling) ortaklaşa paylaşılan şu düşünce: dünya tarihinin yüksek ahlâksal veya dinsel bir anlam altında ele alınabilir olması.
Hegel’e göre spekülatif bir tarih felsefesinin olabilirliğini sağlayan koşul şudur; "Akıl dünyaya egemendir; öyleyse dünya tarihinde akla uygun bir süreçleşme vardır." Hegel için bu inanç, dünya tarihininem-pirik gözleminden çıkarılmış bir şey değildir; tam tersine, akılın dünya tarihini kavrayabileceğine ilişkin spekülatif ilkedir ve bu yüzden dünya tarihi tamamen akılsal-mantıksal yoldan ele alınabilir. Bu inanç, sisteminin temelindedir ve sistemin kendine içkin (immanent) yapısı içinde aydınlanır. Ne var ki, dünya tarihine egemen olan akıl, gerisinde başka bir şeyin bulunduğu bir şey de değildir. O aynı zamanda Mn-rısal akıt dır. Tanrıdır; "Tarihe Tanrının aklı egemendir." Daha da doğrusu, akıl ile tanrısal akıl, bir ve aynı şeydirler. Böylece Hegel, tarih felsefesinde dindışı gelenek ile Hıristiyan geleneğini birleştirir. Filozofun tanrısı ile Hıristiyanlığın tannsı, yani "tarihin efendisi" aynı işlevleri yüklenen özdeş şeyler olurlar. Hegel, tarihin öznesi olarak Tannya "dünya tin." (Weltgeist) de der. Bu dünya tini. Hegel'e göre belli u/us-lann aninde tecessüm eder (Inkamation). Hegel. dünya tininin belli za
484-tesettür

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder